Yazı Liste

Hane Başına Düşen Kitap Sayısı
  • 16.8.2018 10:28:23
  • 0 Yorum
  • 222

Medya takip kurumu Ajans Press, Avrupa ülkelerindeki hanelerde bulunan ortalama kitap sayılarını ele alan araştırmayı inceledi. Ajans Press’in Ekonomik Kalkınma ve  İşbirliği Örgütü (OECD) verilerinden ve medya yansımalarından derlediği bilgilere göre,Türkiye’de en üst sosyoekonomik dilimde yer alan hanelerde,ortalama kitap sayısı 179 olarak belirlendi. 

2015 yılı verilerine dayanan raporda, birinci sıraya yerleşen Avrupa ülkesi ise 423 kitap ile Lüksemburg olarak görüldü. Listenin ilk sırasına yerleşen Lüksemburg’u  Macaristan takip etti. 414 kitapla listenin ikinci sırasında yer alan Macaristan’ı, 346 kitapla Almanya, 331 kitapla Lihtenştayn, 323 kitapla Avusturya,322 kitapla da Norveç izledi. Buna karşın en üst sosyoekonomik dilimde yer alıp evinde en düşük kitabı bulunduran ülke 172 kitapla Hırvatistan oldu. Hırvatistan’ı 179 kitapla Türkiye, 215 kitapla Sırbistan, 226 kitapla ise Slovakya takip etti.

ITS Medya ve Ajans Press’in gerçekleştirdiği medya incelemesinde konuyla ilgili yazılı basına yansıyan haber adetleri de belli oldu. Gerçekleştirilen medya araştırmasında,  2018 yılı içerisinde yazılı basına kitaplarla ilgili 97 bin 675, geçtiğimiz yıl 151 bin 852, 2016 yılında ise 121 bin 482 haber çıkışı tespit edildi. TÜİK’ten elde edilen bilgilere göre, geçtiğimiz yıl Türkiye’de 58 bin 27 kitap yayımlandığı tespit edilirken, 212 elektronik kitap, bin 767 web tabanlı elektronik kitap, 26 konuşan kitap ve 303 diğer olmak üzere toplamda bu sayının 60 bin 335’e çıktığı belirlendi.

Devamını gör
Ünlü Eski Hiciv Dizi Oluyor!
  • 13.8.2018 10:46:35
  • 0 Yorum
  • 205

Sabit Fikr’in BookRiot’a dayandırdığı habere göre, pek çoğumuzun Kurt Vonnegut’la tanışması Mezbaha No. 5 ile olmuştur. Kendisi de II. Dünya Savaşı’nın dehşetini  yaşayan ve vaktiyle Almanlara esir düşen Vonnegut, savaşı ve yarattığı anlamsızlık rejimini hicvettiği bu ölümsüz yapıtında, dehşet verici olaylardan kara mizah çıkarmasını bilir. Romanın “mutlaka okumanız gereken modern klasikler” listelerinde sık sık kendisine yer bulması da bu özgün kara mizahı sayesindedir.

Vonnegut’un romanı 1972 yılında George Roy Hill tarafından sinemaya uyarlanmış ve filmin başarısı Cannes’da Jüri Ödülü’nü alarak tescillenmişti. Aradan 36 yıl geçmişken, yeni bir Mezbaha No. 5 uyarlamasının vakti gelmişti! Vonnegut’un yapıtı bu kez televizyon dizisi olarak karşımıza çıkacak. Yönetmen koltuğu için seçilen isimlerden birinin, Margaret Atwood uyarlaması müthiş dizi The Handmaid’s Tale’in ödül avcısı yönetmenlerinden Kari Skogland olması beklentiyi yükseltiyor.

Devamını gör
Can Yücel'e Ait Olmayan Şiirler!
  • 13.8.2018 10:45:21
  • 0 Yorum
  • 236

Prof. Dr. Semih Çelenk, ‘Sahte Can Yücel şiirleri’nin 50’ye ulaştığını açıkladı! airin üslubu ve siyasi duruşuyla hiçbir alakası olmayan sayısız şiirin internette dolaştığını söyleyen eşi Güler Yücel de konuya dair Kemal Öncü’ye verdiği röportajda “Yine örneğin ‘Her şey sende gizli’ diye bir şiir var. O demin söylediğin şiir var… Mistik, kaderci, boşverci, metafizik bulamaçlı bu şiirlerle Can’a karşı adeta faili meçhul bir kampanya yürütülüyor gibi. Can’ın şiiri şiir gibi şiirdi… Ne o öyle ‘Ömür dediğin bir gündür/ o da bugündür…’ ye, iç, eğlen keyfine bak gerisine aldırma mesajı? Can muhalif bir şair, söyleyeceğini eğilip bükülmeden dobra dobra söyleyen bir şair, ziyaret edenlerin şaşırdığı iki göz odada oturup üreten bir şair…” ifadelerini kullanmıştı.

Uzun yıllar boyunca bu sözde Can Yücel'e ait olan ancak farklı imzalar taşıyan bu şiirleri Prof. Dr. Semih Çelenk şu şekilde sıralıyor:

1-)Bağlanmayacaksın  2-)Kadın Dediğin  3-)Erkek Dediğin  4-)Seninle Olmanın En Güzel Yanı  5-)Anladım

6-)Herşey Sende Gizli  7-)Eğer  8-)Herkes Gitmek İstiyor  9-)Sevdiğin Kadar Sevilirsin  10-)ağlık Olsun

11-)Tam zamanında Yaşamak (Yaşamak Zamanı)  12-)Tersten Yaşamak  13-)Biraz Değiştim  14-)Bir gün Anlarsın  15-)Gitmek

16-)Seninle Yaşlanmak İstiyorum  17-)Asla Keşkelerim Olmadı  18-)Özledim Seni   19-)Bilmelisin ki   20-)Aşk

21-)Boşver ve Yaşı Başı  22-)Olmuyorsa Zorlamayacaksın  23-)Ben Benden Olgun İnsan İsterim Karşımda 24-)Öyle Sabah Uyanır Uyanmaz Fırlama Yataktan

25-)Farkında Olmalı İnsan  26-)Bir Eşi Olmalı İnsanın  27-)Unutma  28-)Sevgi Emekmiş  29-)Özleme Dair (Kim Özlerdi?)

30-)Ömür Dediğin Bir Gündür O da Bugündür  31-)Aşk Ayakkabı Gibidir  32-)Rakı İçen Kadınlar  33-)AteşveSu  34-)Ülke Bölünsün İstiyorum

35-)Kadınım Ben  36-)Senin İçin Yasak Dediler  37-)Bayram Şiiri  38-)Dostlar Irmak Gibidir 39-)Öye Bir Hayat Yaşadım ki

40-)Bir Yolun varsa Gidilecek  41-)Ömür Dediğiniz Nedir Ki  42-)Fakirin Gayrimeşru Çocuğu   43-)Ey Yüreğim   44-)Özlersin

45-)Hepsi Bu 46-)Birşey Eksik  47-)Kendimden Özür Diliyorum  48-)Bir Kadını Ağlatmak 49-)Ölüm Bir An  50-)Galiba Yoruldum

Devamını gör
2. Edremit Kitap Fuarı
  • 8.8.2018 10:37:40
  • 0 Yorum
  • 132

13 Ağustos Pazartesi günü saat 20.00’da CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun katılımıyla açılacak fuar toplam 7 gün sürecek ve 19 Ağustos Pazar günü saat 24.00’te sona erecek. Zeytinli Altınkum Meydanı’nda her gün 18.00 ile 01.00 saatleri arasında kitapseverlerin ziyaretine açık olacak  fuarı 50’nin üzerinde yayınevi ve 140’a 
söyleşiyi ağırlayacak.

Prof. Ali Demirsoy, Ayşenur Aslan, Barbaros Şansal, Barış Doster, Barış Yarkadaş, Cüneyt Akman, Enver Aysever, Ergün Poyraz, Filiz Ali, Gürkan Hacır, Hanefi Avcı, Hasan Ali Toptaş, Prof. İbrahim Kaboğlu, Prof. İlber Ortaylı, İlyas Salman, İrfan Değirmenci, İsmail Saymaz, Kahraman Tazeoğlu, Merdan Yanardağ, Mine Kırıkkanat, Mustafa Balbay, Necdet Saraç, Orhan Bursalı, Öner Yağcı, Saygı Öztürk, Sinan Meydan, Şenol Çarık, Tarık Çelenk, Uğur Dündar, Ümit Zileli ve Zübeyir Kındıra gibi onlarca yazar ve gazeteci söyleşilerle ve imza günleriyle kitapseverlerle buluşacak.

13 Ağustos 2018 / Pazartesi

20:00 Açılış konuşmaları
Kemal Kılıçdaroğlu (CHP Genel Başkanı )
Kamil Saka (Edremit Belediye Başkanı)
Mehmet Siyam Kesimoğlu (Kırklareli Belediye Başkanı)
Öner Yağcı (Yazar)
Necdet Saraç (Fuar organizasyonu adına konuşma)
Nevzat Kalender (Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Solisti)

21:30 Sabahattin Ali Yılı
Filiz Ali (Yazar)
Enver Aysever (Gazeteci, Yazar)
Sevengül Sönmez (Yazar)

18:00 – 24:00 İmzalar
Ahmet Özdikmanlı, Ahmet Seyrek, Ali Avcu, Ali Yıldırım, Arzu Ayçiçek, Asena Yalınız, Ayla İzgi, Aynur Delibaş, Belgin Hancıoğlu, Cumhur Kula, Enver Aysever, Fazıl Sayın, Filiz Ali, Gürkan Hacır, Öner Yağcı, Sevengül Sönmez, Ümran Öztürk, Tayfun Hakan Kağan, Zeki Kaymakçı

14 Ağustos 2018 / Salı

19:30 Yerel yönetimler ve Sosyal Demokrasi
Recep Gürkan (Edirne Belediye Başkanı)
Hüseyin Mutlu Akpınar (Karşıyaka Belediye Başkanı)
Seyit Torun (CHP Genel Başkanı Yardımcısı)

20:30 Cemaatin iflası
Hanefi Avcı (Eski Emniyet Müdürü ve Yazar)

21:30 Bambaşka Bakışlar
Kahraman Tazeoğlu (Yazar)

22:30 Türkiye’de alternatif medya mümkün mü?
Ayşenur Aslan (Gazeteci, Yazar)
Orhan Bursalı (Gazeteci, Yazar)
Semra Topçu (Gazeteci, Yazar)
Şaban Sevinç (Gazeteci, Yazar)
Uğur Dündar (Gazeteci, Yazar)
Tuba Emlek (Gazeteci, Yazar)

-18:00 – 24:00 İmzalar
Arda Erel, Ayfer Tüzün, Ayşenur Aslan, Baki Yılmaz, Belgin Elburz Sarcan, Birsen Temir Saraç, Burhan Gümüş, Bülent Güldal, Cebrail Sürü, Cemal Çağlı, Celal İlhan, 
Çağdaş Bozkurt, Cihangir Akşit, Çiğdem Keskinbıçak, Deniz Doğan Soydan, Dursun Begel, Erdal Emre, Hanefi Avcı, Hüseyin Mutlu Akpınar, Kahraman Tazeoğlu, Orhan Bursalı, Semra Topçu, Şaban Sevinç, Şahin Çınar, Uğur Dündar, Tuba Emlek

15 Ağustos 2018 / Çarşamba

19:30 Yerel yönetimler ve kent kültürü
Gürsel Tekin (İstanbul Milletvekili)

20:30 Medya ve özgürlükler
Barış Yarkadaş (Eski Milletvekili, Gazeteci, Yazar)
Cüneyt Akman (Gazeteci, Yazar)

21:30 Kitap, sinema ve mizah
İlyas Salman (Sanatçı, yazar)

22:30 Yerel yönetimler ve alternatif belediyecilik
Mehmet Fatih Maçoğlu (Ovacık Belediye Başkanı)

18:00 – 24:00 İmzalar
Arif Afacan, Barış Yarkadaş, Cemil Yavuz, Cüneyt Akman, Engin Alma, Ergün Poyraz, Ezgi Demir, Ezgi Kaplan, Gürsel Tekin, Hakkı Gümüştaş, Halil Gökhan, Hikmet Haşlak, 
Hüseyin Mutlu Akpınar, İlyas Salman, İsmet Orhan, Leyla Civil, Mustafa Süs, Nedim İnce, Yasemin Eğinoğlu

16 Ağustos 2018 / Perşembe

19:30 Yerel yönetimler ve kooperatifler
Aziz Kocaoğlu (İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı)

20:30 Türkiye sağının düşünce haritası
Tarık Çelenk (Yazar)
Doç. Barış Doster (Yazar, Akademisyen)

21:30 Atom Altı Parçacıktan İnsana Evrim
Prof. Ali Demirsoy (Yazar ve akademisyen)

23:00 Medya, kitap ve özgürlükler
İrfan Değirmenci (Gazeteci)

18:00 – 24:00 İmzalar
Ali Demirsoy, Barbaros Şansal, Barış Doster, Ergün Poyraz, Erkan Zeytun, Gürkan Hacır, Halime Nur Yıldırım, Harun Kuçcu, Hasan Aydın, Hüseyin Balkancı, 
İrfan Değirmenci, Kubilay Mehmet Gül, Mehmet Özgür Ersal, Melek Şahinkayış, Melis Olçum, Murat Şehirli, Musa Ağacık, Musa Dinç, Mustafa Hoş, Nuriye Yiğiter, Tarık Çelenk


17 Ağustos 2018 / Cuma

19:30 Edebiyatın seyri
Hasan Ali Toptaş (Yazar)
Öner Yağcı (Yazar)

20:30 Başka bir yerel yönetim mümkün mü?
Murat Karayalçın (Eski Başbakan Yardımcısı)
Yılmaz Büyükerşen (Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı)

21:30 Cumhuriyet ve moda
Barbaros Şansal (Terzi yamağı ve yazar)

22:30 Türkiye, darbeler, demokrasi ve özgürlük
Naim Babüroğlu (Emekli General ve Yazar)
Saygı Öztürk (Gazeteci, Yazar)
Necdet Saraç (Gazeteci, Yazar)

18:00 – 24:00 İmzalar
Barbaros Şansal, Emine Deniz, Ferit Berk, Hasan Ali Toptaş, Prof. İbrahim Kaboğlu, Kahraman Tazeoğlu, Muammer Baydere, Naim Babüroğlu, Necdet Saraç, Nihan Ertem, 
Onur Özgür Sungur, Öner Yağcı, Ömer Cahit Yıldız, Özgür Erdem, Özlem Güzel Harcan, Özlem Kavukçu, Renan Özdemir, Sabahattin Şerif Mete, Saygı Öztürk, Selda Genç, Sinan Yağmur, Zehra Birsen Yamak


18 Ağustos 2018 / Cumartesi

19:00 Körfez, zeytin, siyaset ve kent kültürü
Ahmet Akın (Balıkesir Milletvekili)
Ensar Aytekin (Balıkesir Milletvekili)
Fikret Şahin (Balıkesir Milletvekili)

20:00 Demokrasiden dönüş var mı?
Ahmet Yavuz (Emekli general, Yazar)
Zübeyr Kındıra (Emekli Emniyet Müdürü ve Yazar)
Umut Oran (Sosyalist Enternasyonal Eski Başkan Yardımcısı)

21:00 Bir devletin çöküşü
Fikri Sağlar (Eski Kültür Bakanı ve mileltvekili)
Merdan Yanardağ (Gazeteci, Yazar)

22:00 Kitap ve tarih
Prof. İlber Ortaylı (Yazar ve akademisyen)

23:00 Cumhuriyet ve laiklik
Mine Kırıkkanat (Yazar, Gazeteci)
Mustafa Balbay (Eski Milletvekili, Gazeteci, Yazar)
Ümit Zileli (Gazeteci, Yazar)

18:00 – 24:00 İmzalar
Ahmet Yavuz, Aslı Engin, Aydın Zafer Bulut, Beyhan Gürtuna, Cavit Kırcı, Fikri Sağlar, Hakan Atalay, Halil Şahan, Hasan Ali Toptaş, Hikmet Hışlak, Prof. İlber Ortaylı,
Merdan Yanardağ, Mine Kırıkkanat, Mustafa Balbay, Semra Topal, Serkan Uçar, Sinan Yağmur, Şenol Çarık, Ümit Zileli, Tayfun Kaan Hakan, Vedat Yazıcı, 
Yasemin Eğinlioğlu,Yusuf Fidan, Yüksel Yaman, Zeki Saruhan, Zübeyr Kındıra,


19 Ağustos 2018 / Pazar

19:00 Demokrasi ve seçimler
Yaşar Tüzün (Bilecik Milletvekili)
Tanju Özcan (Bolu Milletvekili)

20:00 Yerel yönetimlerde “topuklu efe” etkisi
Özlem Çerçioğlu (Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı)

20:30 Cumhuriyet Tarihi Yalanları
Sinan Meydan (Yazar)

21:30 Türkiye nereye gidiyor?
Alper Taş (ÖDP Başkanlar Kurulu Üyesi)

22:30 Tarihimizde siyasi cinayetliler ve faili meçhuller
Gürkan Hacır (Gazeteci, Yazar)
İsmail Saymaz (Gazeteci, Yazar)

23:30 Kapanış töreni

18:00 – 24:00 İmzalar
Ali Uygun, Erol Duygun, Hakan Atalay, Gürkan Hacır, İsmail Saymaz, Melek Şahinkayış, Sinan Meydan, Ömer Lütfü Bakan, Şenol Çarık, Timur Devletov

 

Devamını gör
Ahmed Arif - Cemal Süreya Mektuplaşamsından Birkaç Alıntı
  • 2.8.2018 12:05:02
  • 0 Yorum
  • 148

Ahmed Arif’in Cemal Süreya’ya serzenişlerinin, kızgınlıklarının, kırgınlıklarının ötesinde dostluğu, arkadaşlığı, “soyunun sopunun kadasını alsın şu ağabeyin” diyecek kadar ileridir. Ahmed Arif’in “soylu bir şairsin” dediği Cemal Süreya’ya, düşkünlüğü bu mektuplarda gün yüzüne çıkarken yaşadığı sıkıntıları, acıları, sevinçleri, halkına karşı olan sorumluluğunu da yine bu mektuplarda göreceksiniz.

1-) “Bunca acı, bunca zulüm, bunca yoksunluktan sonra, öncelik ve titizlikle gözeteceğim tek şey, ölürken de namuslu ve temiz kalmaktır. Bunu da bana çok görme  Cemal’im…”

2-) “Benim hakkımda namuslu ve mert bir kimsenin, inancı, eğilimi ne olursa olsun, dürüst bir kimsenin çirkin ve haksız beyanlarda bulunmasına, dedikodu yaratmasına imkân yoktur. Namuslu ve mert olmayanlar ise ancak yedikleri bokta kalırlar ve ne dedikleri beni hiç ırgalamaz.”

3-) “Ve bundan böyle “Dört yanın puşt zulası’’ iken daha usta, daha güvenli, daha yiğit olursun. Biz zaten puştluklara, kahpeliklere göğüs germekte usta bir halkın çocuklarıyız.”

4-) “Mektubumda değil küskünlük, öfke, kırgınlık bile yoktu. İstersen bir daha oku. Ancak senin “alınganlık’’ dediğin bazan bir onur savunması bazan da mertlik buyruğu olur. Böyle olunca da haklı daha doğrusu “gerekli’’ bir tavır halini alır.”

5-) “Malum ben öyle derin aydın değilim. İlkelim! Ama asla onursuzluğa yönelmeyecek, halkını ve hele misyonunu asla unutmayacak bir ilkel! …”

6-) “Şehveti iki yaşında tattım. O zamandan beri şehvetin hep doruğuna çıkarım. …Beş altı yaşında iken bazı türküler daha doğrusu türkülerde bazı mısralar beni 
sarhoş edecek kadar sardı.
“Bacısı güzele kardaş olaydım”
“Çayın öte yüzünde – ceylan oynar düzünde”
“Ben seni gizli sevdim. Bilmedim alem duyar!”

Devamını gör
Edebiyatımızdan En İyi 10 Kitap Önerisi
  • 31.7.2018 15:11:52
  • 0 Yorum
  • 107

Türk Edebiyatımız, Dünya üzerinde gelmiş geçmiş en değerli Edebiyat çeşitlerindedir. Yılların zamanla şekillendirdiği Edebiyatımızda farklı kalemi kuvvetli insalar, farklı akımlara öncülük etmiş, farklı yenilikleri ve değişik düşünceleri edepte etmiş ve şekillendirmiştir. Bu zamanlardan da günümüze kadar birçok roman, hikaye, şiir, deneme ve birçok eser bırakılmıştır. Bu eserlerden sizlere 10 adet birbirinden farklı mükemmel eseri derledik.

Edebiyatımızı anlamak, tanımak, fikir edinebilmek isteyenler için okuması ve kitaplığında bulundurması gereken eserlerin bazılarını çok az da olsa sizlere sunuyoruz. Sadece Dünya klasiklerine bağlı kalmayarak Türk Edebiyatımızın klasik eserlerine de sizleri yöneltecek olan bu eserlerin uzun yıllar etkisinde kalacaksınız...

1-) Yaşar KEMAL - İnce Memed

2-) Ahmet Hamdi TANPINAR - Huzur

3-) Orhan PAMUK - Kara Kitap

4-) Yusuf ATILGAN - Aylak Adam

5-) İhsan Oktay ANAR - Puslu Kıtalar Atlası

6-) Latife TEKİN - Sevgili Arsız Ölüm

7-) Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU - Yaban

8-) Oğuz ATAY- Tehlikeli Oyunlar

9-) Sabahattin ALİ -  Kürk Mantolu Madonna 

10-) Reşat Nuri GÜNTEKİN - Çalıkuşu

Devamını gör
Distopik Roman Türünde 5 Farklı Roman
  • 28.7.2018 11:12:46
  • 0 Yorum
  • 102

Bazı kültürel etkileşimlere güçlü eleştiriler sunmaktan tutun da tehlikeli otoriterlerin ağır cezaları karşısında insanın gücünü ve hersını ortaya koymaya kadar distopik romanlar, geleceğin farklı toplumlarını resmederek okurlarına bir tür yol göstericilik yapıyorlar. Hadi bir zaman makinesine binelim ve bu distopik toplumların her birine tek tek konuk olalım.

Biz (1920), Yevgeny Zamyatin

Rusya’nın en aykırı yazarlarından olan Yevgeny Zamyatin, 1920’de belki de en temel distopik metni kaleme almıştır. Rusya 1988’e kadar basımını yasaklamış olsa da Benim (ya da İngilizcedeki ismiyle Biz) ülkede el yazması olarak dolaşmış ve 1924 gibi erken bir tarihte Amerika’da yayımlanmıştır. Roman, numaralarla tanımlanan, cam evlerde yaşayan, atanmış seks partnerleriyle birlikte olan ve aynı üniformaları giyen vatandaşların yaşadığı “Tek Devlet” teki hayatı, komşu gezegenleri elde etmek için tasarlanmış bir hükümet projesinin mühendisinin günlük kayıtları vasıtasıyla aktarır. Bu yönüyle Benim’in George Orwell’ın Bin Dokuzyüz Seksen Dört (1949)’ü gibi birçok modern distopik metnin temellerini oluşturan metin olduğuna inanılır. Sürekli ve kim tarafından seçildiği bilinmeyen “Hayırsever” ve onun totaliter diktatörlüğü vasıtasıyla Zamyatin, katı utulitarizm ve liyakatın tehlikeleri hakkında uyarıda bulunur. Zamyatin’in distopyası öyle cüretkardır ki, romandaki bir örnekte dişi bir karakterin üremesine çok kısa olduğu gerekçesiyle izin verilmez.


Demir Ökçe (1907), Jack London

20. yüzyılın ilk yarısında, faşizmin korkutucu yükselişi konusunda ürkütücü bir kehanette bulunan Jack London’ın ilk siyasi romanı Demir Ökçe, sönen kapitalizmin nasıl otoriter plütokrasiye dönüştüğünü ve varlıklı grupların nasıl çiftçileri esirlere, işçileri de köleye dönüştürdüklerini güçlü biçimde resmetmesindeki yeteneğinden dolayı, George Orwell ve Leo Trotsky gibi ünlü toplumsal eleştirmenlerin övgülerine mazhar olur. Bu yeteneği London, o dönemler futuristik olan 1912-32 dönemindeki  “İkinci Devrim” hikayesi şeklinde, 26. Yüzyılda (huzurlu, sosyalist bir toplumda, ekonomik ve sosyal refah içinde yaşayan) kurgusal karakter olarak bir tarihçinin ağzından okuyucuya aktarır. Bu tarihçi devrimin siyasi liderinin taraftarı olan Avis Everhard tarafından kaleme alınmış el yazmasını düzenlemektedir. Bu el yazması, plütokrasinin nasıl alt tabakadan insanları harcadığını ve gizli çıkarcılar vasıtasıyla demokrasiyi toplumdan dışladığının yanı sıra devrimin böylesi her yerde olan güçlü bir dayatmaya nasıl yenik düştüğünü hikayelemektedir. Bu muhteşem distopik roman, faşist rejimlerin karşısında demokrasinin önemini kabullenir bir bakış sergilerken, ikinci dünya savaşı öncesi dönemin komplo ve saldırılarını öngörür.

 

Cesur Yeni Dünya (1932), Aldous Huxley

Aldous Huxley’in duygularını ve uyumsuzluklarını baskılayan toplumu, deneysel, etkili bir şekilde işlediği romanı belki de bu listedeki en bilinen distopyadır. Cesur Yeni Dünya’da -hisseden, düşünen ve yaratıcı özelliklere sahip bir birey olarak ilkel manevi değerleri taşıyan- Vahşi John ve annesi, görünüşte ütopya olan yaşama adımlarını attıklarında, yeni dünyanın getirdiği ölme hakkının yanı sıra ağrı dindirici ve mutluluk verici bir uyuşturucu olan Soma’nın tehlikeli etkileriyle de yüz yüze kalırlar. Ortaya çıkan, roman yazarının ustaca sergilediği, düşünen hisseden insanın hazır ve nazır uyumunun bedelinin resmedildiği katıksız bir trajedidir.

 

Zaman Makinesi (1895), H.G. Wells

En iyi kitapları arasında yer alan bu romanda H. G. Wells, bilim kurgu türünün öncülüğünü yaparak zaman yolculuğu kavramını işler. Zaman Makinesi gelecekte, yüzlerce yıl sonrasına seyahat eden zaman gezginini konu edinir. Bu zamanda muhtemelen evrim ve denetimsiz kapitalizmin etkisiyle insan ırkı ikiye ayrılmıştır: maceracı ve hedonist Eloiler ile geceleri dehşet saçan ve Eloiler ile beslenen korkunç yeraltı yaratıkları Morlocklar. Bu fütürist distopyada Wells, İngiliz toplumunun üst tabakaları tarafından benimsenen inanç ve pratiklere eleştiri sunarken, insanlığın ve yeryüzünün kaçınılmaz sonu konusunda da okuyucuyu uyarır. Kendinizi bu distopik fethe kaptırırken bir yandan da nefret dolu Morlocklara ve hatta geleceğe ait yengeç-yaratıklara karşı gözünüzü açık tutun. 

 

Otomatik Portakal (1962), Anthony Burgess

Islah olmaz bir çetenin, devlet yönetimindeki toplumun bezdirici monotonluğunu tehdit ettiği Fütürist bir distopyada “ultra şiddet” içeren tasvirleriyle bilinen Otomatik Portakal okurlara şiddet eğilimli bir genç olan Alex vasıtasıyla, kullandığı İngiliz, Amerikan ve Rus argosundan türetilmiş birey dili ile aktarılır. Burgess, anti-kahramanı “kankaları” ile birlikte normal vatandaşlara karşı rastgele şiddet eylemleri yaparken izler; acımasızca bir dövüşle doruk noktasına ulaşan ve öldürücü bir hal alan olayların ardından Alex, arkadaşları tarafından terk edilir ve yaşlı bir kadını öldürdüğü gerekçesiyle polis tarafından tutuklanır. Devlet destekli bir ıslahhanede yoğun bir psikoterapi almaya zorlanır; burada eski, sapkın benliğini unutana kadar, ona iğrenç şiddet eylemleri izletilir. Bu özgün distopik evrende Burgess, insan doğasının muhalif zihinlerinden ve ahlaksızlığını mükemmelleştirebilirliğinden doğan çelişkileri ve bunların üzerine kurulu uç siyasi sistemleri usta bir maharetle açığa çıkarır.

Devamını gör
Yazarlarımızın Kadınlara İthafen Yazdıkları Sözler
  • 14.3.2018 17:50:26
  • 0 Yorum
  • 161

Başta dünya edebiyatından yazarlar olmak üzere kadınlara söyledikleri sözleri bir çatı altında sizlere derlemeye çalıştık.Kadınlarımızın iç güzelliklerinden dış güzelliklerine doğru bir çok konuda yazılmış ve kadınlar adeta resmedilmiş sözlerde sizlerinde büyük bir keyifle okuyacağınızı düşünerek paylaşıyoruz.
"On ağzım da olsa, on dilim de olsa,
Sayamam çevirdikleri dolapları kadınların,
Erkeklerden para sızdırmak için."


Ovidius

"Mumlar söndü mü, bütün kadınlar güzeldir."

Plutarkhos

"Kıskanç bir kadının kin dolu kargışları
Kuduz köpekten daha beter zehirler adamı."
William Shakespeare


"Kadınların gözyaşlarından daha çabuk kuruyan bir şey yoktur. "John Webster

"İffetli kadınların çoğu, aramaya kalkışan olmadığı için el değmemiş definelere benzer." François de la Rochefoucauld

"Kadınlar hep aşırıya kaçarlar, erkeklerden ya daha iyidirler ya da daha kötü." La Bruyère

"Bir kadın size kalbini vermeye görsün, vücudunun öteki yerlerinden asla kurtaramazsınız kendinizi. "John Vanbrugh

Kadınlarımızın dünya ve türk edebiyatındaki yerlerini daha iyi kavrayabilmeniz adına bu özel sözler onlara armağan edilmiş ne kadar değerli olduklarını görmeniz dileğiyle...

Devamını gör
Dostluk Üzerine...
  • 6.3.2018 18:29:44
  • 0 Yorum
  • 175

Dostluk üzerine bir çok yazarımızın yazmış olduğu farklı şiir türleri mevcut.Dostluğu o kadar güzel anlatmışlarki gelin hep birlikte inceleyelim.

1. Nazım Hikmet – Dostluk

Biz haber etmeden haberimizi alırsın,
yedi yıllık yoldan kuş kanadıyla gelirsin.
Gözümüzün dilinden anlar,
elimizin sırrını bilirsin.
Namuslu bir kitap gibi güler,
alnımızın terini silersin.
O gider, bu gider, şu gider,
Dostluk, sen yanı başımızda kalırsın
2. Cahit Sıtkı Tarancı – İmkansız Dostluk

Değil kardeşim, dal yeşil değil, gök mavi değil,
Bilsen! Ben hangi alemdeyim, sen hangi alemde!
Aklından geçer mi dersin aklımdan geçen şeyler?
Sanmam! Yıldız ve rüzgar payımız müsavi değil;
Sen kendi gecende gidersin, ben kendi gecemde;
Vazgeç kardeşim, ayrıdır bindiğimiz gemiler!

3. Cemal Süreya – Dostluk İçin Düzyazı

Erkekler arasındaki dostluklarda
Av anlaşması da var.
Kadınlar arasındaki dostluklar…
Siyah ve yer yer yıldız ışınlı
Bir kumaşın arkasında
Usulca dönen bir çiçek düşünürüm.

Devamını gör
Yazarlardan Evliliğe Dair Açıklamalar
  • 5.3.2018 14:53:29
  • 0 Yorum
  • 172

Bir çok yazarımız evlilik konusunda değişik yaklaşımlarda bulunur sizin için bunlardan birkaçını derledik buyrun hep birlikte inceleyelim.Dünya edebiyatından farklı yazarlardan derlemelerle sözlerini önünüze seriyoruz.

1-Evlenmekten çekinmeyin. Karınız iyi çıkarsa mutlu, kötü çıkarsa filozof olursunuz. Sokrates

2-Evlilik kafese benzer, dışardaki kuşların içeri girmeye çabaladığını görürsünüz, içerdekilerin de dışarı çıkmaya çabaladığını. Michel de Montaigne

3-Mutlu evlilik yoktur, iyi evlilik vardır. François de La Rochefoucauld

4-Gözümde canlandırabileceğim ya da hayal edebileceğim en mutlu evlilik, sağır bir erkekle kör bir kadının evliliği olsa gerek. Samuel Taylor Coleridge

5-Evlilik, haklarınızı yarıya indirmek, görevlerinizi ikiye katlamak demektir. Arthur Schopenhauer

6-Sevgili bir şişe şaraba benzer, eş ise bir şarap şişesine. Charles Baudelaire

7-Erkek yorgun düştüğü için evlenir, kadın merak ettiği için. Ama ikisi de düş kırıklığına uğrar. Oscar Wilde

8-Nişanlılık döneminin çok uzamasından yana değilim. İnsanlara evlenmeden önce birbirlerinin karakterini keşfetme fırsatı veriyor ki, asla tavsiye edilecek bir şey değil. Oscar Wilde

9-Kadının işi mümkün olduğu kadar çabuk evlenmek, erkeğin işi ise mümkün olduğu kadar uzun süre evlenmemektir. George Bernard Shaw

Devamını gör
Reşat Nuri Güntekin (1889 – 1956), Yaprak Dökümü
  • 2.3.2018 09:59:56
  • 0 Yorum
  • 175

Reşat Nuri Güntekin, roman ve öykülerinde Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki radikal, köklü değişimlerin getirdiği koşullara ayak uydurmaya çalışan farklı insan tiplerini ele almaya çalışarak, adeta değişen toplumun portresini çizer. 

Yaprak Dökümü için Ahmet Hamdi Tanpınar, 24.1.1957 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan Reşat Nuri ve Eserleri adlı  geçmiş döneme ait son dönemin en bilnen eseridir ve aile içi sorunları,sevgileri,ilşkileri en iyi şekilde yansıtma amacındadır.

Roman, küçük bir bürokrat olan baba Ali Rıza Bey’in pasif kişiliği ve katı ahlakçı tutumu nedeniyle, değişen sosyo-ekonomik koşullara ayak uyduramaması, aile içindeki hakimiyetini yitirmesi, ailesinin çöküşü ve dağılışı karşısında ne yapacağını bilemez çaresizliğini anlatır.

Geleneksel aile geleneklerine göre yetişen şevket  ailenin en büyük çocuğudur.Babasının yolunda ilerlerken onun gibi olmayı hedefleyen Şevket de yaşam karşısında edilgen bir hal sergilemektedir. Karısı ve kız kardeşlerinin kendisini sürüklediği uçurumu fark etmesine rağmen, bu itime karşı koyacak güce muktedir değildir. Bu yönü, babasının katı ahlakçı tutumunu sürdürüp çevresindeki olaylara tepki vermemesine benzer. O dönemde, genelde otoriter baba figürü yer alır roman ve öykülerde. Bu romanda bir babanın ailesini kötülüklere karşı korumaya çalışsada yenik düşeceği vurgulanmıştır. Anne Hayriye Hanım karşısında pasif kalan baba Ali Rıza Bey gibi, oğul Şevket de Ferhunde karşısında aynı tavrı sergileyecektir.Gelinin de hayatlarına girmesiyle artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktır.Baba pasif kaldıkça sonbaharda yaprak döken ağaçlar gibi aile tek tek dökülecektir. 

“Çocuklarının arasında en çok bana güveniyordun. Halbuki en büyük tekmeyi benden yedin, zavallı babacığım. İhtiyar günlerinde sana yardım etmeyi ne kadar isterdim. Yazık ki olmadı. Bir kere nasılsa ayağım kaydı; bir daha kendimi toparlayamadım. (…) İnanır mısın baba? Hiçbir şeyin farkında değil gibi göründüğüm halde her pisliği görüyordum. Kendi kendime ne lanetler ediyordum, bilemezsin…”

Devamını gör
Fazıl Hüsnü Dağlarca Şiirlerinden 3 Kısa Alıntı
  • 1.3.2018 15:57:15
  • 0 Yorum
  • 165

Hayatının tamı tamına yetmiş yılını yazarlığa adamış ve yazarlık yapmakla kalmayarak türkçe dilini öyle güzel sergilemiştir ki okuyucuya adeta keyifli bir okuma yaratmıştır.

Türk Edebiyatı’nın en verimli dönemlerinden biri olan Cumhuriyet Dönemi Türk şiirinin en özgün temsilcilerinden biri olan, dilimize “Türkçem benim ses bayrağım” deyişini kazandıran Fazıl Hüsnü Dağlarca, dilin imkanlarını zorlayarak Türkçe’nin söz varlığını zenginleştirmek istemiştir. Bunu yeni kelimeler türeterek ve konuşma dilinin ağız özelliklerini ve halka ait kelimeleri kullanarak yapmıştır.

Kendine özgün kısa ve öz anlatımıyla şiirlerinde tamamen sıyrılarak kendi tarzını aratmayı başarmıştır.Sanat anlayışını şu cümlesi özetler: “Sanat eseri hem bir saat gibi içinde bulunduğumuz zamanı, hem de bir pusula gibi gidilmesi gereken yönü işaret etmelidir.”

1. Nereye?
“Kim ellerini alnımda gezdirirken o ten, ses ile,
Bana kalbin musikisini verecek, haberi olmadan.
Geceyi avuçlarımda siyah bir gül gibi duyuyorum,
Ve sen misin bilmiyorum bu gülü bırakan.
Nereye, ey göz yaşlarımın sıcaklığı,
Ki başka birisi yok beni duyan.
Rüyalar nereye gidiyor, anlamıyorum;
Ve sen nereye gidiyorsun, hatıralardan.”

2. Söyle Sevda İçinde Türkülerimizi
“Söyle sevda içinde türkümüzü,
Aç bembeyaz bir yelken
Neden herkes güzel olmaz,
Yaşamak bu kadar güzelken?

İnsan, dallarla, bulutlarla bir,
Ayrı maviliklerden geçmiştir
İnsan nasıl ölebilir,
Yaşamak bu kadar güzelken?”

3. Akdeniz Şiirleri
“Denizdir
Her akşam üstü
Bütün düşüncelerde
Gelip gider.
Seninle
Acısı
Uzunluğu
Aksi.
Ve gece yarısıdır bu masmavi şey,
Senin
Uzaklarda
Unuttuğun sessizlik.
Duymuştun
Bu türküyü
Çok eskiden de.
Bu türküyle anlarsın yelden
Yeşilden
Kadırgaların dibindeki sessiz yosunları.
Bu Akdeniz dalgalarında bu türküde sen
Varsın ışıl ışıl
Ve yoksun biraz.

İyice düşün bu bütün yaşamamızdır.”

Devamını gör
Şairlerimizin Tarihi Nitelik Taşıyan Evleri
  • 28.2.2018 14:28:03
  • 0 Yorum
  • 195

Sait Faik, Necati Cumalı, Rıfat Ilgaz gibi türk edebiyatının çok değerleri edebiyatçı ve sanatçılarının tarihi değeri olan ve müzeleştirilen bir kaç evini derledik.


1. Sait Faik Abasıyanık (1906 – 1954),

 


Sait Faik, hem geleneksel Türk hikayesini modernist bir çizgiye taşıması hem de kendinden sonraki yazarları etkilemesi açısından Cumhuriyet dönemi Türk hikayeciliğinin önemli isimlerindendir. 1939 yılında babasının ölümü üzerine, kışları Şişli’de, yazları Burgazada’da yaşamaya başlayan Sait Faik Abasıyanık, yaşamının özellikle son 10 yılını adada geçirir ve ada günlerinden geriye ölümsüz eserlerden oluşan paha biçilmez bir miras bırakır.

 


 
sait faik muzesi

Sait Faik Abasıyanık Müzesi, ilk olarak 22 Ağustos 1959 tarihinde açılır. 1964 yılından bu yana Darüşşafaka Cemiyeti’nin sorumluğunda olan müzede,bugüne kadar gün yüzüne çıkarılmamış kıymetli eşyaları,tarihi değeri bir hayli büyük olan yazıları,toz yutmuş kitapları,el yazısı mektupları ve daha bir çok eseri sergilenmektedir.

2. Tevfik Fikret (1867 – 1915), Aşiyan

 

 


Baskısı dönemde yaşamış ve tamamen bağımsızlık savaşı vermiş olan şair  Tevfik Fikret, şehirden uzak, tabiatla iç içe olması ve öğretmenlik yaptığı Robert Kolej’e yakınlığı nedeniyle; Aşiyan’daki evin yapımına 1905’te başlar. Tevfik Fikret’in kendisi tarafından projesi çizilmiş evin inşaatı 1906’da tamamlanır. Fikret, Aşiyan’da eşi Nazime Fikret ile 1915’e kadar yaşar.


asiyan muzesi

 

1945’te Edebiyat-ı Cedide Müzesi olarak açılan Aşiyan, Recaizade Mahmud Ekrem, Ali Ekrem Bolayır, Namık Kemal, Abdülhak Hamit Tarhan, Nigâr Hanım’a ait fotoğraf ve kitapları da bünyesinde barındırır. Ayrıca Tevfik Fikret’in natürmortları ve Abdülmecid Efendi’nin Fikret’in Sis şiirinden etkilenerek yaptığı tablo müzenin önemli eserlerinden. Kendi vasiyeti üzerine mezarı evinin bahçesine taşınmıştır ve ziyaret edebilmekte mümkündür.Bir edebiyatçıyı anmak istiyorsanız mutlaka ziyaret etmeniz gereken yerlerden bir tanesidir.

 

3. Hüseyin Rahmi Gürpınar (1864 – 1944), Heybeliada

Edebiyat-ı Cedide dönemi önemli bağımsız yazarlarından, roman ve öykü yazarı olmasının yanında natüralizmin de en önemli temsilcilerinden olan Hüseyin Rahmi, Heybeliada’daki evinde 1912-1944 yılları arasında 32 yıl boyunca yaşar ve hayatının son dönemini burada geçirir. 2000 yılında müze olarak kullanılmasına izin verilmiştir.

huseyin rahmi gurpinar evi

 

Heybeliada’da denize hakim bir tepede bulunan müzede, aralarında Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın kendi yaptığı el işlerinin (dantel) de bulunduğu eşyalar, kitaplar, gazete arşivi, tablolar, fotoğraflar sergilenir. 2016 yılında başlatılan müze yenileme çalışması sonrası ziyaretçilere kapatılmıştır ve halen çalışmalar devam etmektedir.Bizde tarihi değeri çok büyük olan snatçımızın en güzel eserlerini ziyaret edebilmek adına açılmasını sabırsızlıkla bekliyoruz.

Devamını gör
Ülkemizde Yasak Getirilmiş Dönem Eserleri
  • 27.2.2018 10:31:57
  • 0 Yorum
  • 165

Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Attila İlhan başta olmak üzere,yaşadıkları dönemde eserleri ülkede büyük yankı uyandıran ve yayınlanması yasaklanan bir çok eseri bir araya getirdik.O dönemin koşullarına göre okuyucularda olumsuz düşünceler yarattıkları düşünülmüş ve belli bir yerden sonra üzerine kalem çekilmiş okunmmaması adına yasaklanmıştır.


1. Sait Faik Abasıyanık (1906 – 1954) – Medar-ı Maişet Vapuru, 1944

 
sait faik öykü kitap

Medar-ı Maişet Motoru, Sait Faik’in ilk romandır. Geçim sağlayacak motor anlamını taşır. Romanda, Burgaz Ada’da oturan emekli memur Ali Rıza Efendi’nin emeklilik yıllarında ailesiyle birlikte çektiği geçim sıkıntısı, ailenin hayata tutunma çabaları anlatılır. Hiçbir siyasi hedef göstermeyen roman, yine de kahramanlarından birine eski bir asker kaputu giydirdiği için 1944’te yayımlandığında sıkıyönetim mahkemelerince toplatılmıştı.

1952 yılında yeniden basılırken, Sait Faik kitabın ismini Birtakım İnsanlar, romanda geçen Medar-ı Maişet Motoru’nun ismini ise Ceylan-ı Bahri olarak değiştirdi. “Medar-ı Maişet adlı kitabımı çıkarmıştım. Hayatı tozpembe görmüyorum diye mahkeme masrafı ödedim. Üzüntüsü de caba. Kahramanlarım rahat etmek için hapse giriyor. Bütün sebep bu!”


 
“Fahri uyumadan evvel bu küçücük seyahatten aldığı intibalarla bütün hayatının birtakım birbirini ancak tutar küçük sahnelerden ibaret olduğunu sandı. Hayatında bir devam, nasıl bir roman içinde vaka başlar biterse, bir nevi bir başlayış, bitiş olmadığını fark etti. Acaba bütün insanların hayatı da bu şekilde birtakım kopuk, yarım şeritlerden mi ibarettir?Romanlarda olduğu gibi bir başlangıç, bitiş arzu ediyordu. Her yarım şey yahut her bütün fakat az şey, onda inkisarlar, hüzünler yaratıyordu. Fakat yine de düşündü ki bu yarım şeylerdir ki ona yeni yeni yaşamak hamleleri vermiştir. Fakat ne de olsa Fahri bir maceranın, bir romanın, başlayıp biten bir vakanın içine kendini atmak istiyordu.”

 

2. Adalet Ağaoğlu (1929 – ) – Fikrimin İnce Gülü, 1976


adalet ağaoğlu fikrimin ince gülü roman

Adalet Ağaoğlu, adını Vedia Rıza’nın bir şarkısından alan romanı Fikrimin İnce Gülü’nde öksüz ve yetim büyümüş olan Bayram, Almanya’da çöpçülük yapıp biriktirdiği paralarla aldığı Mercedesi Balkız ile Kapıkule’den başlayıp köyüne kadar uzanan yolculuğu, kurduğu hayaller ile yaşadıkları arasındaki düş kırıklıkları ve uçurumu anlatır. Roman hakkında askeri kuvvetleri tahkir ve tezyif (küçük düşürmek) suçlamasıyla dava açıldı. Fikrimin İnce Gülü’nün dördüncü baskısı yapıldığı sırada toplatılır. İki yıl süren davanın ardından Ağaoğlu aklanır.

“Bayram’ın en son atılımı: Boş her dakikasını, bu Mercedes’i alabilmek için harcadığı günler. Durmadan iş saatlerini çoğaltıyor. Etti iki bin dokuz yüz mark. Haftada yirmi fazla saat daha yap. Etti üç bin dört yüz mark. Aklı hep son çıkan Mercedes’lerde. Ama şu bir yıl öncesinin 200’ünü bile en çok indirimle, tek mark kazıklanmadan nasıl edinebilir? Hadi bunu aldı, cebine kaç markı artar ki? Yol parası. Memlekette geçirilecek bir aylık tatil. Göz dolduran, Ballıhisarlı’yı artık İncegül Bayram diyerek kendisiyle alay ettirmeyecek bir araba için daha ne kadar fazla saat, fazla gün yapmak gerek? Kendisi için ayrılmış tek saati olmayan son üç yıl…”

3. Nazım Hikmet (1902 – 1963) – 835 Satır

 
nazım hikmet 835 satır şiir kitabı

Nazım Hikmet’in şiir kitapları 835 Satır (1929), Jokond ile Si-Ya-U (1929), Varan 3 (1930), 1+1=1 (1930), Sesini Kaybeden Şehir (1931) İçişleri Bakanlığı’nın emri doğrultusunda bir zümrenin başka zümreler üzerinde hakimiyetini temin etmek gayesiyle halkı suça teşvik suçu bulunduğu savıyla mahkemeye verildi. Türk Ceza Kanunu’nun 311. ve 312. maddelerine dayanılarak başlayan yargılama 10 Mayıs 1931 günü aklanmayla sona erdi.

Bu kitapların ardından, önce Benerci Kendini Niçin Öldürdü? (1932), sonra da Gece Gelen Telgraf yayımlandı. Bu kitabı toplatan İstanbul Cumhuriyet Savcılığı 5 Mart 1933’te halkı rejim aleyhine kışkırtmaktan dava açtı. Şair için asıl büyük darbe 1938 yılında Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde askeri isyana teşvik suçundan yargılanarak, Askeri Yargıtay’dan gelen onayla 28 yıl 4 ay ağır hapse mahkum edilmesi olur. 12 yıl boyunca cezaevinde kalır. Cezaevine girdiği 1938 yılından itibaren de şiirleri ülkede yasaklanır, bu yasak 1965’e dek sürecektir.

“Hoşça kalın
dostlarım benim
hoşça kalın!
Sizi canımda
canımın içinde,
kavgamı kafamda götürüyorum.
Hoşça kalın
dostlarım benim
hoşça kalın…
Resimlerdeki kuşlar gibi
dizilip üstüne kumsalın,
mendil sallamayın bana.
İstemez…” (Veda, Sesini Kaybeden Şehir)


4. Rıfat Ilgaz (1911 – 1993) – Sınıf, 1944


rıfat ılgaz sınıf şiir kitabı

Rıfat Ilgaz’ın şiir kitabı Sınıf’ın kapağı kırmızıdır, yayınevinin adı da Devrim’dir. Sadece 25 gün satışta kalabilen kitap, hızla toplatılır. Kitabına Sınıf ismini vermekle halkı ve içtimai sınıfları değil, öğretmen olması dolayısıyla mektep sınıflarını kast ettiğini, kitabın kapağının kırmızı kaplı olmasının bir manası olmayıp, göze çarpan bir reklam olduğunu beyan etmiş ise de mahkeme Rıfat Ilgaz’ı 6 ay hapse mahkum eder. Rıfat Ilgaz tahliye olduktan sonra yaşadıklarını ise ileride Karartma Geceleri adlı anı romanında anlatır. Artık bu mesleği tamamiyle bırakacak ve diken üstünde diye tabir ettiğimiz bir yaşamı tercih edecektir.

“Yoklama defterlerinden öğrendim sizi,
Benim haylaz çocuklarım!
Sınıfın en devamsızını
Bir sinema dönüşü tanıdım;
Koltuğunda satılmamış gazeteler?

Dumanlı bir salonda
Kendime göre karşılarken akşamı,
Nane şekeri uzattı en tembeliniz?
Götürmek istedi küfesinde
Elimdeki ıspanak demetini
En dalgını sınıfın!
İsterken adam olmanızı
Çoğunuz semtine uğramaz oldu mektebin
Palto, ayakkabı yüzünden.” (Çocuklarım)

5. Mahmut Makal (1930 – ) – Bizim Köy, 1950


mahmut makal bizim köy kitap

Eselerinde toplumun bize yansıtamadığı bir çok konuyu bulabilme imkanı sağlarsınız.Köy edebiyatı akımının ilk ürünlerinden Bizim Köy, 17 yaşında bir öğretmenken kaleme aldığı ilk kitabıdır Mahmut Makal’ın. Kitapta 1940’larda Orta Anadolu’nun iki yoksul köyünde köylülerin doğa koşullarına ve yoksulluğa karşı verdiği mücadele gerçek olaylara dayandırılarak işlenmiştir. Ekonomik zorluklar, gelenek ve görenekler, sağlık mevzuları, inanışlar ve uygulamalar zaman zaman gerçek diyaloglarla, zaman zaman da olay aktarımı yoluyla kitapta yer bulmuştur. Kitap 1966 yılında UNESCO’nun Dünya Kültürüne Hizmet Ödülü’nü alır. Makal, Anadolu köylerinin ekonomik ve sosyal yapısını kötü göstererek komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle 1949 yılında tutuklanır. 1 ay sonra tahliye olsa da, sürekli mahkemeye verilmesi ve yediği cezalardan ders çıkaramadığı için bir süre sonra görevine son verilir ve istifa edilir.

“Güzden eline ne geçer de evin kıyısına köşesine atarsan, baharı getirirsin onunla. En ilkel bir yiyecek olan pirinç, bizim için lükstür. Alfabede, “Baba bana bal al” cümlesini okurken, sordum: Elli altı öğrenci içinde, yalnız bir tanesi bal görmüş. Gerisi bilmiyor. Kadın-kız, işi yoksa ot toplasın, kaynat kaynat ye. Çoğunluk ya kupkuru yavan ekmekle, ya da biraz soğanı, turşuyu katık ederek gününü gün eder. Bulguru bile zor bulur. Sık dişini, verme canını!”

Devamını gör
Ülkü Tamer Hayatına Dair...
  • 26.2.2018 13:47:38
  • 0 Yorum
  • 154

Şubat 1937’de Gaziantep’te doğar. Şair, annesi tamamen kitap kurdu,babası ise evinin her köşesini kütüpha yapmış bir adamın çocuğu olan şair Robert Koleji bitirir. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydını yaptırırsa da yarım bırakarak, İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nde öğrenimine başlar ve mezun olur.

Dünyanın Bir Köşesinden Lucia isimli şiiri, Kaynak Dergisi’nde yer aldıktan sonra edebiyat dünyasında tanınır olmaya başlar. Garip şiirinin eleştirildiği 1950’li yıllarda, kendine yeni yollar arayan genç şairlere sonradan Ülkü Tamer de katılır.Farklı akımlarla da ilgilenerek özgünlük adına çağrışımlarını arttıran şairimiz  bir süre sonra yeni bir akıma ayak uydurmak istemiş ve artık ikinci adıma dahil olmuştur.Böylelikle artık bu akım adına hizmetlerine başlamıştır.

 
1964 – 1968 yılları arasında özel tiyatrolarda oyunculuk yapar, oyuculukta pek fazla başarılı olduğunu düşünemeyince tiyatrodan uzaklaşmıştır. Bu dönemine dair anılarını, Bir Gün Ben Tiyatrodayken… Kırk Sanatçıdan Tiyatro Anıları kitabında anlatır.

“Önceleri oyunculuk anılarını anlatırdı. Kısa süren tiyatroculuk döneminde,tanımaktan onur duyduğum tiyatro ustalarından ne anılar dinledim. Bu anılardan bazılarını, söz gelimi Toto Karaca’nın, Mehmet Karaca’nın anılarını kendi sesleriyle kaydetme olanağı buldum, bazılarını ise hemen kağıda aktardım.Böyle tiyatro ustalarının sahnelere yürekten yakışmış olanlarının hatıraları sadece tiyatro alanınında eğlenceli renkler içermiyor. Tiyatroya yaklaşımımızdan hareket ederek ülkemizin yakın tarihinden ilginç olaylara rastlanıyor.Ben çok iyi bir tiyatro oyuncusu değildim. İşimin kesinlikle sahnede olamayacağını anlamam tam 5 yılımı aldı. Bu beş yıl içinde bende ilginç olaylar yaşadım.” (Bir Gün Ben Tiyatrodayken… Kırk Sanatçıdan Tiyatro Anıları, 2003)

Devamını gör
Ahmet Batman'dan Seçkiler
  • 5.1.2018 15:47:12
  • 0 Yorum
  • 201

Benim bir mucizeye ihtiyacım vardı ve hayat karşıma seni çıkardı

Kaldırımlar, yalnız insanlar için vazgeçilmez bir dost olabilir.

Bazen cuma günü kadar seversin birini..

Tekrar tekrar dinlediğim şarkılar gibisin. Bazen üst üste yüz kere seviyorum seni.

Aşk, adını koyamadığın duyguları sana yaşatan insana aptal aptal bakmaktır. Yüzünün her kıvrımını ezberlemek ve onu bir cumartesi akşamı gibi sevmektir.

Hepimizin bir limanı var, hem demir atmak istediğimiz, hem demir almak.

Alnınız diyorum küçük hanım en çok benim dudaklarıma yakışır

Herkesin acısı kendine.

Elbette yalnızlık bizim en güçlü silahımız, içinde kurşunu olmayan. Yalnız olmanın en güzel yanı da terk edecek kimsen olmaması.
Çok mu şanslıyız neyiz bilemedim…

Başkalarına beddua etmek için harcadığın zamanı,kendi haline şükretmek için dua ederek harcamalısın.

Bir çay doldur… Bir kitap seç. Ve dünyayı sessize al…

Seni bana getirmeyen yolların da bir bildiği vardır.

Karşındaki seni çözene kadar varsın,çözüldükten sonrası hep bir sıradanlık

Çok büyük acılar var ve hepsi anlık. Acı zaman geçtikçe azalan bir şey ama bunun zamanla bir ilgisi yok. Kalp inanıyor, hafıza kabul ediyor. Gitti diyorsun kendine ve inanıyorsun.

Yazmak konuşmaktan iyidir,düşünecek fırsatın oluyor.

Ve sen benim yerime birini koymayı denedin,oldu ya da olmadı ama denedin.Kimse kimsenin boşluğuna ‘cuk’ diye oturmaz.Ya geniş gelir ya dar.Masum değiliz,sadece gülüşlerimiz güzel.

Bazen düşünüyorum da, hiç kendim için yaşamamışım ben. Kimse kırılmasın derken kendim paramparça olmuşum da haberim olmamış.

Doğum tarihimle ölüm tarihimin arasındaki kısa çizgiye bir aşk sığdırabilirsem ne ala. Geri kalan her şey başkalarının olsun.

Bazen aşırı mutlu olur insan bazen nedensiz bir mutsuzluk çöker içine.Yarın varsa umut var demektir.Umut varsa insan hala hayatta demektir.Son olarak belki haberin yok ama Eylül bitiyor ve sen hala çıkıp geleceksin.

Hiçbir yağmur dindiremez susuzluğumu , ben sana susuyorum.

Gökyüzü herkese mavi ama herkes bakamıyor işte o gökyüzüne…

Seni bana getirmeyen yolların da bir bildiği vardır.

Kısacası senin dönecek yüzün olsa bile benim seni koyacak bir yerim yok.

Devamını gör
Robin Sharma'dan Baş Döndürücü Bir Hayat İçin 60 Öneri
  • 2.1.2018 15:56:36
  • 0 Yorum
  • 159

Hayat bir göz açıp kapama kadar kısa ve birçok insan hiç bir değişiklik yapmadan aynı yılı 80 defa yaşıyor. En sonunda yarım yaşanmış bir hayatın pişmanlığını yaşamamak için bu ipuçlarını okuyun ve uygulayın.
1- Her gün egzersiz yapın.
(Günde 30 dakika tempolu yürüyüş bile bir şeydir.)
2- Şükretmeyi hayatınıza ciddi biçimde katın.
3- İşinizi hobi olarak görün.
(Bunun kolay olmadığının farkındayım fakat tüm kişisel gelişimciler bunu söylüyor.)
4- En iyisini umun, en kötüsüne hazırlanın.
5- Günlük tutun.
6- Benjamin Franklin'in hayatını okuyun.
(Kendisi eski ABD başkanlarından biri ve gerçekten motive edici bir yaşam öyküsüne sahip.)
7- Haftanızı planlayın.
8- Hayatınızdaki en öncelikli 5 şeyi bilin.
9- Dikkat dağıtıcı şeylere kanmayın.
(İşiniz varken Facebook'a dalmayın. Her hadi çıkıyoruz diyenin peşinden işi gücü bırakıp eğlenceye çıkmayın.)
10- Çok su için.
11- Yaptığınız işi her gün geliştirin.
12- Kendinize bir akıl hocası bulun.
(Akıllı mantıklı yakın bir akraba, arkadaş bile olur.)
13- Bir koçla çalışın.
14- Her gün sabah 5'te uyanın.
(Bu biraz fazla erken sanki :) Sadece erken uyanın diyelim mi? )
15- Daha az yemek yiyin.
(Daha sağlıklı şeyler yiyin.)
16- Kendinize daha çok kahraman/idol bulun.
17- Birinin kahramanı/idolü olun.
18- Tanımadığınız insanlara gülümseyin.
(Herkese değil tabii. Etrafta garip insanlar bol.)
19- Tanıdığınız en etik insan olun.
20- Mükemmelden daha azıyla yetinmeyin.
21- Hayatın basit zevklerinin tadını çıkarın.
(Gün batımı veya bahçedeki çiçek mesela.)
22- Gelirinizin en azından %10'unu her ay biriktirin.
23- Sanat galerilerinde zaman geçirin.
(Müzeler, sergiler de aynı hissi verecektir.)
24- Koruluklarda yürüyün.
(Şehirlerde bulunması zor fakat sakin parklar bulabilirsiniz.)
25- Size yardımcı olan insanlara teşekkür mesajları yazın.
26- Size yanlış yapan insanları affedin.
27- Liderlik etkili olmakla ilgilidir, unvan ve övgülerle değil.
28- Sevdiğiniz insanlarla hayatınız boyunca hep hatırlayacağınız anlar yaratın.
29- 5 çok iyi arkadaş edinin.
30- Hayret verici biçimde nazik olun.
(Lütfen demek o kadar zor değildir ve çok işe yarar.)
31- Televizyonu fişten çıkarın.
32- Televizyonu satın.
(Ferrari'si olmayan televizyonunu satsın :) )
33- Her gün bir şeyler okuyun.
34- Haberlerden kaçının.
(Kimin kimi doğradığını öğrenmemek hayatınızı daha mutlu kılabilir.)
35- Sahip olduğunuz şeylerden memnun olun.
36- Hayallerinizin peşinden gidin.
37- Kendinize özgü, sahici olun.
(Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol da diyebiliriz.)
38- Hırslı olun.
(İyi anlamda tabii)
39- Özür dilemeniz gerektiğini bildiğinizde özür dileyin.
40- Yaptığı iyi bir şey için bir başkasını kutlamak için fırsatı kaçırmayın.
41- Bir vizyonunuz olsun.
(Hayatınızın nasıl olmasını istediğiniz hakkında bir görüşünüz olsun.)
42- Güçlü noktalarınızı bilin.
43- Bir işteki eksikliği değil iyiyi görmeye odaklanın.
44- Sabırlı olun.
45- Vazgeçmeyin.
46- Kendi pisliğinizi toparlayın.
(Fiziksel olarak olmasının yanı sıra, yaptığınız hatalar manasında da.)
47- Güzel kelimeler kullanın.
(Günlük hayatınızda hoş kelimeler kullanmak güzel bir alışkanlık olmaz mı?)
48- Daha fazla seyahat edin.
(Başka ülke/şehir olamasa bile, bilmediğiniz yeni restoranlara/semtlere/sokaklara gidin.)
49- "As You Think"'i okuyun
(Yazar bu kitabı önermiş.Ben bunu sizi mutlu edecek kişisel gelişim kitapları ve yazıları okuyun şeklinde yorumlamakta sakınca görmüyorum..)
50- Ebeveynlerinize saygı duyun, onlara değer verin.
51- Taksicilere bahşiş verin.
(Ve yemekleri kapınıza kadar getiren kuryelere de..)
52- İyi bir takım arkadaşı olun.
53- Eleştiriler karşısında enerjinizi yitirmeyin.
(Ama bir insan sizi eleştriyorsa kulak ardı etmeyin)
54- Dağlarda vakit geçirin.
(Dağ bulamazsanız şehir stresinden uzak,tercihen yüksek bir yerlerde vakit geçirmeye çalışın.)
55- En önem verdiğiniz 5 değerinizi bilin.
(Bunlar etik değerler olabilir, aileniz, eşiniz vb. olabilir.)
56- Çok meşgul olmaktan sonuç almaya yönelin.
(Çok meşgul ama az iş yapandan sa "Bir şeyi yaptım işte sonucu bu" insanı olun.)
57- Yenilikçi olun ve bunu hep yapın.
58- Daha az konuşun. Daha çok dinleyin.
59- Tanıdığınız en iyi insan olun.
60- Hayatınızı önemli görün ve o hale getirin.
(Siz öylesine bir şey değilsiniz, önemli ve değerli bir canlısınız. Bunu bilin! )

Kaynak:Biyografi.info 

Devamını gör
Okültizm ve Teozofi
  • 30.12.2017 10:41:51
  • 0 Yorum
  • 160

 "Yolun kendisi olmadan yolu takip edemezsin." H.P. Blavatsky

Okültizm, geçmiş çağlarda doğa, insan ve evren ilişkileri aktarıla gelen ezoterik gelenekler yoluyla edinilmiş derin bilgiler bütünü olarak tanımlanır. Latince’de "gizlemek, saklamak" anlamına gelen "occulere" sözcüğünden gelen, “gizli, saklı” anlamındaki “occultus” sözcüğünden türetilmiş olup, “gizli ve saklı olanın bilgisi” anlamına gelir. Alev Alatlı “Ruhların dünyasına ve kâinat'ın sırlarına dair batıni bilgileri temel alan teoriler, uygulamalar ve ritüeller olarak tarif ediliyor.” der. “Gizli bilimler de denilen okültizmin kapsadığı alanlar arasında maji, simya, astroloji, nümeroloji, sembolizm, kâhinlik sayılabilir. Okültistler içinde en tanınmış simalarEliphas Lévi (1810-1875), Paracelsus (1493-1541), Papus(1856-1916) ve Nostradamus (1501-1566) sayılabilir.”

“Okültizm kelimesinin Türkçe karşılığı "gizli bilim, gizlicilik" olarak ifade edilmektedir. Gizli bilimler denilince, eski geleneğin devamını sağlayan ezoterik (batıni) doktrin anlaşılmaktadır.” "Ezoterik bilgiler" denildiği zaman, herkese açıklanmayan, ancak belli eğitimlerden geçip o bilgileri almaya hak kazanmış kişilere verilen bilgiler kastedilmektedir. Okültizmin üç ana yasası vardır: Tek tanrı; tekâmül ve tekrar doğuş. Bu esaslar üzerine inşa edilmiş inceleme ve araştırma konuları şöyle sıralanabilir:“Ölüm ötesinde ne vardır? Nereden gelip nereye gidiyoruz? Bu dünyadaki hayat tarzımız ne olmalıdır? Kendi kendimizi ıslah edebilir miyiz? Doğa kuvvetlerinden yararlanmayı nasıl başarırız?”

“"Görünen, görünmeyenin tezahürüdür." “Her şeyin kökenindeki temel hakikat budur. Bu ilkeden hareketle görünenden yola çıkarak, "görünmeyen" esas güce, ana sebebe doğru uzanmaya çalışmaktadırlar. Eflatun'un "idea"ları, Jung'un "arketip"leri ve daha pek çokları bu görünmeyen ilkeleri ifade etmektedirler.”

Okültizmin üç ana esası şöyle sıralanabilir:

“1-Tanrı, İlkeler koymuştur.

2-Doğadaki tüm olaylar, bu İlahi İlkeler dâhilinde meydana gelir.

3- İnsan doğadaki olaylarla İlahi İlkeler arasındaki orantıları tanımaya çalışarak yasaları araştırır.”

“Teozofi ise (Teos-Tanrı, Sofi=Bilgelik) Yunanca Tanrı Bilgeliği ve İlahi Hikmet anlamına gelir.” “Teozofi denildiğinde, öncelikle, kaynağını esas olarak Hint mistisizminin insan ile evren ve Tanrı arasındaki ilişkileri açıklayan felsefesi denebilecek Hint teozofisinden almış olmakla birlikte, Batı teozofisi akla gelir. Batı teozofisi bir yandan okült gelenek, diğer yandan Doğu gelenekleri üzerine kurulmuş, ezoterik bilgilerden yararlanan felsefi bir sistemdir.”Teozofiyi Batı'da kurumsallaştıran kişi H.P. Blavatsky'dir.

“Teosofide denilen Teozofi, bir başka tanımlamayla, tüm din ve inançların "İlahi"yi bulmak, ulaşmak için olduğunu öngören ve böylece her din ve inancın hakikatin bir bölümüne sahip olduğunu ileri süren düşünceler bütünüdür.”Teozofi, tutarlı bir düşünce sistemi olarak, Helena Petrovna Blavatsky'nin çalışmalarından geliştirilmiştir. Henry Steel Olcott, William Quan Judge ile birlikte Blavatsky, 1875'te Teozofi Derneğini kurmuştur.“Cemiyetin üç amacı vardır: Evrensel insan kardeşliğini kurmak, kadim din, felsefe ve bilimleri araştırmak ve açıklamak, doğa kanunlarını araştırmak ve insan içinde potansiyel olarak yatan ilahi güçlerini geliştirmek.” 

“H.P. Blavatsky’nin en önemli eseri 1888’de yayınlanan "The Secret Doctrine"(Gizli Doktrin)dir. Gizli Doktrin'in ilk cildi "Cosmogenesis", evrenin yaratılışı, yapısı ve arkasındaki kozmik yasaları anlatırken, ikinci cildi "Anthropogenesis" insan ırkının devinimleri, yedi kök ırk ve yedi alt kök ırklar, Lemuria (Mu) ve Atlantis gibi kayıp uygarlıklar, reenkarnasyon ile insanların ruhsal ve psişik tekamülünü anlatmaktadır.”Kitabın tamamı Tibet manastırlarından edinilen “Dyzan Stanza”ları diye adı geçen kadim bir kutsal metnin satır satır açıklanmasıdır.

"The Secret Doctrine"’in temel önerileri şöyledir:

Birinci öneri: “Sonsuz, ebedi, sınırsız ve değişmez olanın üzerinde konuşulamaz, bu imkânsızdır. Mandukya´ya göre (Hint destanı Upanişadlar´dan) O, düşünülemez ve telaffuz edilemez... " Antik toplumlar O´nu simgelemeyi reddetiler; Buna karşın Museviler "Eyn soph" (Sınırsız), Hindular "Tat" (O) dediler.”

İkinci öneri: “Evrenin ebediliği sınırsızlık planının gereğidir. Periyodik olarak sayısız evrenler oyun sahasında belirir ve kaybolurlar. Mutlak evrensellik, belirli aralıklarla var olma yasasıdır. Akışkan ve durağandır, med ve cezirdir, fizik bilim bunu gözlemler ve doğanın her yerinden örnekler alır. Aynı düşünce, gündüz ve gece, yaşam ve ölüm, uyku ve uyanma gibi de düşünülerek genelleştirilebilir. "

“Birinci öneri, her şeyin kaynağının sınırsızlığının resmini çizer, ikinci öneri görünen varoluşun modelini yani atomları, insanları, tanrıları, evrenleri tanımlarken, özün yolunu gösterir. Eski düşünürlerin çoğu, bilinmeyen doğurgan kaosdan veya ana prensipten gelen doğurganlık ve verimlilik ışınından söz ederlerdi, kozmos ve görünen dünyalar oradan doğmuşlardı. Bu kutsal üçlemenin gerçek anlamıdır yani Baba, Anne, Oğul; Baba, Kutsal Ruh, Oğul ya da Osiris, İsis, Horus veya Parabrahman, Mulaprakriti, Brahman gibi...”

Üçüncü Öneri: “Yaşamın görünümlerine ait olma saplantısı, bizi karmaşaya götürür. Tüm ruhların temel tanımı evrensel Tek Ruh´la anlaşılabilir... Ezoterik Felsefenin temel doktrini ayrıcalık olmadığının kabul edilmesidir ya da bir insana özel bir hak verilmediğidir yani kutsal, ilahi ayrıcalık yoktur. Ego kişisel gayreti ve çabasıyla beraber değişimler, dönüşümler yaşayacak, reenkarnasyonlarla deneyim kazanacaktır. " “Oluşumların yayılımı, en ince atom altı zerreciklerden başlayarak galaksilere ve evrenlere doğrudur. Kozmos zekânın her türü ile doludur, iç içe kat kat var olurlar.” “Yaşayan evren neden ve etki kanunuyla veya karma ile ilk aşamada anlaşılabilir. Doğduğumuzda karma yüküyle beraber geliyor ve geçmişin dışına çıkıyoruz, biz kendimiz karmayız. Geçmiş yaşamlar şu andaki bizi yaparlar, ne biz şimdiki gibiyiz, ne de kendimizi oluşturuyoruz. Gelecekteki enkarnasyonlarda daha çok biz olacağız yani gerçek bize ya da "Ben"e doğru gidiyoruz.” “Evrendeki her şey, kendine özgün egemenlik veya bilinç alanındadır aralarında karışıklık ve çok özel evrensel nedenler dışında ilişki olmaz çünkü özgünlük geçerlidir. Her bilinç düzeyi kendi türünde ve farkındalık planında var olur.”  

“İnisiyatik öğretilerde temel olarak üç esas konu vardır: Tanrı, İnsan, Doğa. Diğer tüm konular bunlar arasındaki ilişkilerin derecelerinin ve niteliklerinin araştırılmasıdır.Dünya bilim tarihinde buluş sahiplerinin çoğu ezoterik akımlara dahil insanlardır, çünkü sebepleri araştırırlar. Dolayısıyla modern matematiğin, modern fiziğin arkasında da güçlü bir ezoterizm vardır.”

“Ezoterik bilgininhedefi, kişinin kendi Tanrısallığına kavuşarak zaten bir olduğunu anlaması, bir diğer deyişle özne ve nesne arasındaki uzaklığın geçici bir süre için de olsa ortadan kalkmasıdır. Okült bilgi ise, madde ve dünya olayları üzerinde etkili birtakım güçler elde etmeye ve bunları uygulamaya yöneliktir.”

Teozofinin temel  eserleri halen okumaya değer ve ortaya koyduğu gerçekler zamanının çok ötesindedir. “Duyusal dünyanın ötesine uzanan yolları arayanlar gelişigüzel dolanmayacaklardır. Bu yolların yolcuları zaman zaman kaybolsa da olduğundan, göründüğünden fazlası olmayı hissetmiş ve arayışa geçmiş az sayıda kimsedirler.”

Büyü, fal ve kehanet çalışmaları haline gelen bir okültizmin sonu her zaman hüsrandır. Simyacı kendi üzerinde çalışır, kendini tanımak için çabalar. Evreni, doğayı, insanı öğrenmek ister.Pek çok farklı kaynağı kullanarak, kendi stilini yaratma sanatının ustasıdır. Eklektik bir bakış açısı ile hakikati ezoterik bakış açısıyla arar.Bilginin saklı olduğu perdeleri teker teker açmak ister. Bilginin on katmanda açılışına Kabala’da Sefirot denmektedir. Teozofi ve okültizm farklı ancak özde birbirine yakın yollardır. Gerçek insan her yolu araştırır. Ruhunun çıktığı bu uzun spiral yolculukta katman katman merkeze doğru ilerleme gayretini gösterirken ihtiyacı olan tamamlanma için her fikre açıktır, ön yargı ile yaklaşmaz. Bir yolun koşulsuz takipçisi olup diğer yolları yok saymaz. Kendi bileşiminde kendi yolunu kendi ihtiyacına göre kendi çizer. Kendine yardımcı olacak avadanlıkları çok geniş olan seçeneklerinden temin eder.

Rene Guenon: “Rönesans sonrası bütün buluşlar, bilim denen şey, aslında ezoterizmin bulduğu fakat tadında bıraktığı şeylerdir.”

Berk Yüksel

Devamını gör
Ejderhalarla Konuşabilen Kadının Romanı
  • 27.12.2017 15:28:32
  • 0 Yorum
  • 158

Sadece çocuklar ve romancılar inanır ejderhalara, onlar görüp duyabilir, konuşabilir onlarla… İşte bu romancılardan biri Nihan Kaya. Roman sanatında öykülemenin, karakterin önemini tartışan romanı Kırgınlık üzerine bir yazı.

Kırgın ruhların dilinden konuşuyor bu kitap. Eğer içinizde bir yerlerde, dünyanın olanca kirliliğine rağmen bir çocuk kaldı ise, belki bir ejderha ile konuşamasanız da kitabın lisanı kalbinize dokunacaktır. Hiç doğurmadığı çocukları sezgileriyle seven bir kadının kalemiyle işlenmiş bir roman okuyacaklarınız, romanın kahramanları her zaman çocuk olmasa bile… Kitabın son cümlesini bitirip kapağını kapattığımda kalan tadı nasıl tanımlarım diye düşündüğümde aklıma ilk gelen cümle bu oldu.

Romanda yer alan fantezi-kurgu öğeleri de bu duygulu havasını hiç bozmamış.

Geniş zamanlı ve coğrafyalı bir hikâye örgüsü sunuyor yazar bize. Açılışta kendisi de çocuk sayılacak Osman Ali, 1947 yılında, ıssız bir tren istasyonunda, kızının cesedine razı bir anne ile…

Sonra 1995 yılına ışınlanıyoruz. İki yazarın atışması sürüyor sayfalar boyunca. Kadın ve aile üzerine bir sohbete dönüyor bir romanın yazılması ihtimali üzerine başlayan konuşma.

Karadeniz’de bir sahil kasabasına gidiyoruz sonra. Geçmiş zaman ve o zaman kadınların saçlarını savurarak kimseyi umursamadan yürüyemediği bir zaman, bir kişi hariç… Dalgalı gür saçlarını açıkta bırakan, heybetli cüssesi ve rengarenk kıyafetleri ile panayır gibi görünen, muhtemeldir ki bu sebeple zamanla adı unutulan Şenlik Bacı… Şenlik Bacı maharetli, kimsenin erişemediği sanatıyla yaptığı el işlerini, havluları, perdeleri satarak geçiniyor. Kasabanın kadınları da kocalarını bir şekilde koruduğuna inanıyor onun işlerinin. Ama Şenlik Bacı’nın aklı pek yerinde değildir, kayıp olduğunu iddia ettiği kızındadır. Kayıp olan kızı mıdır, gençliği ve kendi kızlığı mıdır, anlamaya çalışıyoruz öykü boyunca. Sonlara doğru Şenlik Bacı’nın masumiyetinin de kasabanın ve kasabaya yolu düşenlerin laneti olduğunu görüyoruz.

Esther Sarto

Kırmızı doğup, herkesi mutlu etmek için beyaza dönen Kar geliyor ardından. (Aslında Karin olabilirmiş ancak annesi Kar demiş.) Bir kadının dilinden su gibi akmış cümlelere benzeyen, hep boynu bükük ve hafif kambur yürüyen ve annesi yazar olan bir kadının sayfalarca akmış isyanı…

“Uzayda yer kaplamaktan nasıl acı duyduğumu, yaşayan her kadın bilir. Kadınlar bu yüzden hep kilo vermeye çalışırlar. Kadınlar bu yüzden hep, kendilerini olduklarından daha şişman sanırlar. Bir kadın bedeniyle, hareketleriyle, fikirleriyle, tercihleriyle ne kadar az hacme sahipse o kadar makbuldür dünyanın gözünde.”

Duvar’a sıra geldiğinde melankolik havam dağıldı. Son cümlelere kadar yolun çıkacağı sonu anlamamıştım. Bu bölümde yazarda Foucault benzeri bir bakış açısı göreceksiniz. Sonraki iki bölümdeyse zayıf bir kadın karakter olarak algıladığım Michele var. 

Petunya’da geride kalanın tek başına yaşadığı emanet bir aşk var, hikâyenin sonunda hüzünlü bir gülümseme ile anladığım…

Kırmızı, hassas, kırgınlığı etinize batabilecek cinsten… Uzun bir takvime yayılmış çocuk tacizini başka bir çocuk şahitliğinde kısa kısa geri dönüşlerle ayrıntılarda anlatıyor.

Sonrasında Süt var. Bir çocuk tacizi şüphesi, bir cinayet… Öz olmak, bizi ayıran tüm kavramlar üzerine… Etim acıdı yine, ama kitapta en bayıldığı cümle de bu: “Kurtların büyüttüğü kızları evcilleştirebilirsiniz; ama kitapların büyüttüğü bir kız, etini cendereye sıkıştırsanız dahi bu dünyaya uyum sağlamayacaktır.”

Ses ise sadece kadınların, hatta sadece “bazı” kadınların anlayabileceği kısacık bir bölüm. Ben kendi hikâyemi aldım. Biraz da okuyucu da merak uyandırmak adına bu kadar yazıyorum.

Divane, belki çok güzel bir aşk izahı olarak algılanır, ben hastalıklı bir aşk anlatımı olarak anladım. Ama o duygu halini o kadar güzel aktarmış ki… Eğer yaşadı iseniz o günlere sizi geri döndürecektir.

Yeşil değil bir çeşit değerli taş olan lapis lazuli renginde ejderhadır Paf. Jackie Paper adında küçük bir çocuk ile arkadaştır ama o çocuk büyüyüp hayatında başka öncelikler edindiğinde, Paf bir mağaraya kapanır. Ve çok zaman geçer, bir gün Nihan Kaya’ya mektup yazar. Nihan Kaya, Paf’ın içindeki umudu yeniden uyandırmaya çalışır karşılıklı yazışmalarında. Devamında Nihan Kaya doğurmadığı tüm çocuklarına merhametini ve sevgisini sunuyor sanki, son bölüm Kuğu’da da o çocukların anneleriyle konuşarak veda ediyor.

?Sanki dünya üzerinde kırılan her ruhun yarası onu da acıtıyor gibi, bu dünyaya ait olmayan bir renkten çıkmış bir roman. Eminim ki aldığı psikoloji eğitiminin bunda etkisi çok büyük ya da böyle bir kadın olduğu için, daha iyi anlamak için dünyayı yolunu öyle çizdi kim bilir. Daha önce romanları da yayınlanmış ama karma işte, yolumun hiç kesişmediği bir yazar. Kırgınlık’ın bıraktığı tadın ardından diğer eserlerini de okumak için sabırsızlanıyorum…

Devamını gör
En İyi 5 Biyografi
  • 26.12.2017 15:37:13
  • 0 Yorum
  • 159

Hepsi hafızalardan kazınmayacak, gerçek hayatların anlatıldığı bu kitaplar, sizin de hayatınız üzerinde büyük etki yaratacak. İşte size mutlaka okumanız gereken, biyografi ve otobiyografi türünde yazılmış kitaplar. 15 kitaptan oluşan listemizde, kitapların özetleri ve incelemeleri hakkında da bilgi sahibi olacaksınız.

Sol Ayağım – Christy Brown

Gerçek hikayelerin hepsi ilgi çekici olur ama bir de ibret alınası hayatlardan alındıysa, daha farklı oluyor. Sol Ayağım, Christy Brown’un otobiyografi türünde yazdığı kitabı. Doğuştan beyin felci geçiren Brown, hayata sımsıkı tutunan ve mucizelerin olduğuna inanmazı sağlayan biri. Doğduğunda doktorlar onun çok yaşamayacağını söylüyor ama o yaşamak şurada dursun, sadece sol ayağını kullanarak harikalar yaratıyor. Bunlardan biri de sol ayağıyla yazdığı ve Sol Ayağım adını verdiği kitabı. Brown’un bu eserinin incelemesini, en iyi kitaplar listesinde de yapmıştık.

Sol Ayağım Kitabının Özeti

Christy Brown’un kendi hayatını anlattığı Sol Ayağım isimli kitabı, hayata bakış açınızı tamamen değiştirecek güçte. Bir defa kitabı sadece sol ayağını kullanarak yazdığını öğrendikten sonra, daha hevesle ve merakla okuma isteği duyuyorsunuz. Kitabı okurken aklınıza şu sorular gelsin lütfen; başarı nedir, başarıya ne engel olur, mutluluğun kaynağı nedir?… Çünkü Brown’un hayatını okurken, aynı zamanda şikayet ettiğiniz kendi hayatınızı sorgulamalısınız. Doğuştan beyin felci geçiren, doktorların fazla yaşamayacağını, yaşasa da zihinsel engelli olarak hayatını devam ettireceğini söyledikleri birisi. Tüm imkansızlıklara meydan okuyan bir yaşam. Brown, hayatı boyunca eliyle yapamadığı her şeyi ayaklarıyla yapıyor. Bu kitabı okunacaklar listenize muhakkak eklemelisiniz. Yazarın 1989 yılında aynı isimle beyaz perdeye taşınmış filmi, gerçek hayattan uyarlanan biyografi filmleri arasında yer alıyor.

Adı Aylin – Ayşe Kulin

Ayşe Kulin’in 1997 yılında yayımlanan, Adı Aylin adını verdiği romanı biyografi türünde yazılmış. Bir kadının yaşam öyküsünü konu edinen kitap 398 sayfadan oluşuyor. Ayşe Kulin okuyanlar bilir. Dili ve anlatımı oldukça akıcı, derli, topludur. Kitaplarını okurken zihniniz kolay kolay dağılmaz. Aylin adındaki bir kadının hayatını anlattığı kitabını da, çok başarılı bir şekilde yazmış. Kitabın kahramanının, Ayşe Kulin’in bir akrabası olduğu tahmin ediliyor. Bunun yanında çok yakın bir dostu olduğunu söyleyenler de çoğunlukta.

Adı Aylin Kitabının Özeti

Romanın kahramanı Aylin, koleji bitirdikten sonra tıp okuyup psikiyatrist olur. Hayatının bundan sonraki kısmı oldukça hareketli ve hızlı geçer. Kitapta Aylin’in daha çok fırtınalı aşklarını ve hayatındaki gel gitleri okuyoruz. Aylin bazen ne istediğini bilmeyen, arkadaşlarını ve onu sevenleri arkasından sürükleyen bir kız oluyor. Bazen de ne istediğinden emin, istikrarlı bir karakter. Liseden sonra bir prensle evlenir ama evliliği düşündüğü gibi gitmez. Çünkü batı kültüründe yetişen ve Paris’te eğitim alan Aylin’e, doğu kültürünü benimsetmeye çalışan Libyalı prensin hayatı ters düşmektedir. Özgürlüğünün kısıtlandığını anlayan Aylin bu evliliği bitirir ve tıp eğitimi almaya karar verir. Bu süre zarfında yeni biriyle tanışır ve tekrar evlenir. Aylin yaptığı 6-7 evlilik boyunca çok farklı serüvenler yaşar. Ankara, İstanbul, Paris, Amerika, İsviçre gibi yerlerde geçen bu maceralar Aylin’in hareketli hayatını öğrenirken, aynı zamanda sıra dışı bir roman okumamızı sağlıyor.

Darağacında Üç Fidan – Nihat Behram

Nihat Behram tarafından 1976 yılında yayınlanan kitap, biyografi, anı, günlük ve mektup türünde bir eser. Aynı zamanda siyaset ve politika kitabı olan eser 216 sayfadan oluşuyor. Devrimin unutulmaz isimleri; Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan‘ın hayatından kesitler, tutuklanmaları, yargılanma süreçleri, idam edilmesinden önce yaşadıkları gibi konulara yer veren kitap; dili gereği sade ama aktardığı duygular insanı darmadağın etmeye yetiyor. Kitabın konusu ise yazarı Nihat Behram’ın çok zor günler geçirmesine neden olmuş. Kitabın basılmasına yasak konulması ve yazarın ülkeden sürgün edilmesi gibi engeller, bu kıymetli eserin günümüze kadar tutunarak gelmesine engel olamamış.

Darağacında Üç Fidan Kitabının Özeti

Kitap, Türkiye’de özgürlüklerin kısıtlandığı, insanların rahatça düşüncelerini söyleyemediği, basın özgürlüğünün bile olmadığı bir dönemde yazılmış. Türkiye’de devrim denince akla ilk gelen isimler hiç şüphesiz; Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’dır. Bu genç bedenler, devrimci mücadelelerini sergilemelerinin bedeli olarak, hayatlarından oldular. 6 Mayıs 1972, yani üç fidanın darağacına gittiği tarih, ülkemiz için kara bir leke olarak anılmaktadır. Bu üç gencin hayatını anlatan kitapta; onların devrim mücadelesi, tutuklanmaları, yargılanma süreçleri ve idam sehpasına gidişleri anlatılıyor. Bu kitap hangi görüşten olursanız olun, duygulanmanızı sağlayacak kadar etkileyici bir anlatıma sahip.

Bir Dinozorun Anıları – Mina Urgan

Mina Urgan’ın otobiyografik eseri olan kitapta, yazarın hayatı boyunca yaşadığı anılar, tanıştığı isimler ve başından geçenler anlatılıyor. İlk kez 1998 yılında yayınlanan kitap, yazarı daha önce tanımayanlar için bir dönüm noktası değerinde. Çünkü öyle güzel anılar ve şaşırtıcı bilgiler paylaşmış ki, yazara hem hayran kalıyor hem de sempati duyuyorsunuz. Kitabın dili son derece sade ve naif. Aynı zamanda her şeyi açık bir şekilde anlatacak kadar da cesur. Hiç sıkılmadan ve gülümseyerek okuyacağınız, bir anı kitabı diyebilirim.

Bir Dinozorun Anıları Kitabının Özeti

Mina Urgan’ın anılarını paylaştığı kitap bir otobiyografi türünde yazılmış. Yazarın dili o kadar samimi ve içten ki okurken sanki onunla sohbet ediyormuş hissine kapılıyorsunuz. Mina Urgan; hayatını, dostlarını, sevdiklerini, üzüntülerini ve mutluluklarını çok açık bir şekilde, en ufak bir kibir olmadan kaleme almış. 80 yaşından sonra yazdığı bu kitap sayesinde, birçok yazar ve sanatçı hakkında da fikir sahibi olabilirsiniz. Örneğin; Oğuz Atay, Aziz Nesin, Nazım Hikmet, Halide Edip Adıvar, Neyzen Tevfik ve Necip Fazıl gibi daha birçok isme kitapta yer verilmiş. Bir Dinozorun Anıları kitabında ayrıca çok güzel alıntılara da rastlıyorsunuz.

Bir Bilim Adamının Romanı – Oğuz Atay

Oğuz Atay’ın 1975 yılında çıkardığı biyografi türündeki kitabı, hocası Mustafa İnan’ın hayat öyküsünü anlatıyor. Oğuz Atay kendine has üslubuyla anlattığı bu hikaye sayesinde; bir halk çocuğunun yaşadığı zorlukları, bir bilim adamı olmasını ve uluslararası anlamda tanınmasını duyurmayı hedeflemiştir. Yazarın usta kalemi sayesinde, Mustafa İnan’ı karşınızda görüyor gibi hissediyorsunuz, kendinizi onun yaşadığı olayların içerisine dahil ediyorsunuz. Her eğitimcinin ve akademisyenin okuması gereken bir biyografi kitabı olan Bir Bilim Adamının Romanı, hafızalarınıza kazınacak duygular içeriyor.

Bir Bilim Adamının Romanı Kitabının Özeti

Mustafa İnan, Oğuz Atay’ın İTÜ İnşaat Fakültesindeki hocasıdır. Mustafa İnan’ın hayatı ise oldukça ilgi çekici ve öğrenmeye değer detaylar içeriyor. Adana doğumlu olan İnan, inşaat mühendisi, akademisyen ve bilim insanıdır. Çocukluk dönemi Kurtuluş Savaşı ve işgallere denk geliyor. Daha o yaşlarda Mevlana ve Yunus Emre gibi din alimlerinin hayatlarını merak edip öğreniyor. Halkın içinden biri, geçim sıkıntısından sıyrılarak kendini bilime adıyor. Ama ülkemizde bilime değer veren kim? Mustafa İnan, kendi asistanından borç istemek zorunda kalan, devletin kendine verdiği emeği boşa çıkarmak istemeyen, öğrencileriyle şakalaşan, sevilen bir bilim adamıydı. Oğuz Atay bu eseri oluştururken Mustafa İnan’ın öğrencilerinden, arkadaşlarından ve ailesinden bilgi alıyor. Bir biyografi türü olduğu için sıkıcı olur önyargısına sakın kapılmayın. Çünkü Oğuz Atay, hocasının hayatını anlatırken aynı zamanda ülkedeki eğitim sistemine, yanlışlara ve değer verilmesi gereken şeylere değiniyor.
 

Devamını gör
Aldatma
  • 25.12.2017 14:43:50
  • 0 Yorum
  • 167

Evli eşlerin birbirlerini aldatmasının arkasında; Jung’ın deyimiyle “karanlık oda”da neler var, eşler neden aldatır?Peki aldatma nedir? Yeni bir dokunuşla günlük sıradan ilişkilerin boğuntusundan kaçış mı? Bireyin kendini arayış sürecinde “yaşanmazsa olmaz” bir uğrak mı? Haz, şiddet ve ihanetin tadıyla bezenmiş bir yasak meyve mi? Ego’nun bitip tükenmeyen isteklerinin bir sonucu mu? Aldatan neden haz duyar? Aldatılan neden acı çeker?

Aldatma, aldanma mı yoksa?

Times Literary Supplement tarafından yüzyılın en iyi yüz romanından biri seçilen Portnoy’un Feryadı’nın yazarı ve tutkuların parlak gözlemcisi olan Philip Roth, bu kitabında işte yukarıda sıralanan türden soruların peşine  bütün dobralığıyla düşüyor. Aldatma’nın sıcak olduğu kadar tedirgin dünyasını diyaloglardan oluşan sürükleyici bir üslupla aydınlatıyor. Romanın kahramanları olan kadın ve erkeğin sığınaklarında sürdürdükleri sakınımsız konuşmalar kitaba cüretkâr bir özellik kazandırırken, cesur okuru da söyleşiye davet ediyor.

Erkek Londra’da yaşayan, orta yaşlı Amerikalı bir yazar. Kadın ise öfkeli, zeki, iyi bir öğrenim görmüş, etkileyici bir üslupla konuşuyor  ve otuzlarında; yarı boyun eğerek ve aşağılanarak yaşadığı çekilmez evliliğini kabullenme çabası içinde. Erkek ve kadın  sevişmeden önce ve sonra sürekli birbirleriyle konuşurlar; birbirlerini, kendi iç dünyalarını anlamaya çalıştıkları bir ayna gibi kullanırlar... Konuşmanın boyutu öfkeli bir zihin karmaşasından; neşeli, kadere aldırış etmeyen  geniş bir yelpazeye yayılır...Tek kelimeyle çarpıcı; kendi “yasaksever”likleriyle yüzleşmek isteyenler için... 

“Şeytani zekâyla yazılmış bir roman...hayranlık verici bir ustalık...Philip Roth, Amerikan romancıları arasında en sıradan konuşmaları büyük bir inandırıcılıkla kaleme alan kişi...”William Pritchard, Hudson Review 

“Bu hızlı, zarif, rahatsız edici roman, çağdaş romancılığın en aşırı ucunda yer alıyor.”The New York Times Book Review

Künye

    Kitabın Adı: Aldatma
    ISBN: 978-975-539-317-9
    Baskı: 2.Baskı - 2010
    Özgün Adı: Deception
    Yayın No: 312
    Dizi No: 108
    Sayfa: 160
    Dizi: Edebiyat
    Yazar: Philip Roth
    Çeviri: Didem Hızkan
    Yayıma Hazırlayan: Erdal Alova
    Düzelti: Ayten Koçal
    Kapak Düzeni: Gökçe Alper
    Kapak Tasarımı: Arslan Kahraman

Devamını gör
BÜYÜK İNİSİYELER
  • 22.12.2017 16:05:20
  • 0 Yorum
  • 149

EDOUARD SCHURE’nin dinlerin gizli tarihiyle ilgili “Büyük İnisiyeler” adlı değerli eseri, ilahi üçleme doktrinin, ruh ve ruhun tekamülü doktrinine nasıl bağlandığını, birbirlerini karşılıklı olarak nasıl tamamladıklarını, şiirsel ve lirik bir dille anlatan çok özel bir eser, insan doğal bir şekilde bu eseri okurken kendini ‘Gerçek Üstadlar’ın gizemli dünyasında buluveriyor.

  Tüm ilahi öğretilerin kesişim noktaları, ezoterik doktrinlerin merkezini ve ışık odağını oluşturur. Hint’in, Mısır’ın Yunan’ın Ari ve Sami dinlerinin sembollerini çözmeye, sırlarını araştırmaya başladığımızda, inisiyelerin ve peygamberler olarak yaşamış Gerçek Üstadlar’ın öğretileri arasındaki eşsiz ahengi görmemek imkansızdır. Farklı ve zorlu yollardan yürünsede hep aynı noktaya varılır. Öyle ki bu dinlerin birinin sırrına nüfuz etmekle diğeri de çözümlenir. Evrenin “Bir”lik ve “Tek”lik Yasası ışıklı yüzünü her yerde ve her an göstermeye hazırdır...

  İnisiyelere ait ezoterik doktrin, tüm dinlerin özünde adeta bir güneş gibi ışıldamakta... Sanki bu yüce gerçek anlaşılmak için bizlerin etüdlerini ve yeni bilimsel araştırmalarla olan sentezini bekliyor. Dünya kültürleri arasında kurulmaya çalışılan Doğu-Batı sentezi, ezoterik ve spiritüel doktrinlerde de, bilimle örtüşmeyi ve bilimle kurulacak yeni köprüleri bekliyor. Her dinle birlikte farklı bir atmosfer ve farklı bir semavi konumu ve dili algılamış olabiliriz ama unutmayalım ki bizi aydınlatan güneş hep aynı güneştir...

  Edouard Schure bu konudaki görüşlerini şu veciz sözlerle ifade ederken ne kadar da haklı...

  “Uygarlığımızın temeli Sırlar (Mysteres) Doktrinine dayanmaktadır. Yüce Bilgelerin ve Gerçek Peygamberlerin hepsi bu doktrine vakıftır; aynı şekilde ona, geleceğin bilgeleri de vakıf olacaklardır. Işık az veya çok yoğun olabilir, ama ışık her zaman ışıktır. Şekiller, ayrıntılar ve uygulamalar sonsuz denecek kadar çok çeşitlilik arz edebilirler; esasa, temele gelince, O, yani prensipler ve amaç, asla değişmez.”

İnisiyelerde  ‘Bir’lik Şuuru

  İnisiyeler, insanlığın tekamül sürecindeki ana değişimlerin odak noktalarıdırlar. Hepsinin tek asli görevi, Birlik Hakikati’ni tebliğ etmekten ibarettir. Hiçbir inisiye Birlik (Tevhit) inancından başkasını getirmemiştir. Hepsinde Ezoterik Doktrinin en can alıcı noktası olan ‘Birlik Şuuru’ hakimdir.

  Her inisiyenin aşkın olandan yansıyan ışığı alışı; tesiri ifade edişi, bir tür  işaretlere, simgelere dönüştürerek insanlara ulaştırması, kişisel vazifesinin temelini oluşturur. Bilgilerin farklı üslup ve ifade ile tezahür etmesi ve belli bir açıklıkta bilgiler olmasının nedeni; kendi devrinin bir ihtiyacı olarak, icaplara uygun tarzda ortaya çıkması ve  inisiyelerin büyük çoğunluğa hitap etme gayretlerinden kaynaklanır. O dönem inisiyesinin ya da diğer adıyla Gerçek Üstadının verdiği, aktardığı bilgiler toplum vicdanının isteğine bir yanıttır. Üstad, gelişmek, tekamül etmek, Birlik Şuuru’na daha fazla ulaşmak isteyen insanlık ailesine Hakikat’lerin ulaşması için ayna olmuş olan kişidir.

  Bütün inisiyeler insanları Tek Tanrı’ya yönelişin yollarına davet ederler. İnisiyeler bilgiyi ifşa ederken, öğretilerinin  Hakikat’in bir bölümünün yansıması olduğuna yakinen inanıyorlardı… Yaradılışlarında doğuştan var olan içten, zorlayıcı, doğru ve kuvvetli hisler ve rüyetler onları evrensel doğrularla bütünleştiriyordu.

  Yaradılışlarına etki eden, vicdanlarının derinliğinde iz bırakıp sözcüklere dönüşen o derin tanrısal kuvvetin etkisini  ifadelerinde ve yaşamlarında bolca gözlemleyebiliriz. Bu gözlem için binbir zorluklarla dolu yaşam öykülerini okumak ve bu konuda biraz derin tefekkürde bulunmak yeterlidir. Büyük İnisiyeler’in yaşamları, görünenin ardındaki görünmeyeni algılamak ve hissetmek isteyen gönüller için her an derin anlamlar ifade eder…

  İnisiyeler evreni yöneten Tanrısal Yasalar’ı ve bunların Birliği’ni geniş kitlelere anlatıp açıklamak için evrende yürürlükte olan Birlik Yasaları’nın sonuçlarını ve etkilerini kendi iç alemlerinden gelen yüksek bir anlayış, seziş ile kavrayıp anladılar ve anlattılar. Düşünün ki; tanrısal bir vazifeyle donatılmış bir ışık hizmetlisi olarak, dar anlayıştaki şuuru kapalı insanların oluşturduğu bir gezegene, pek çok bilginizi de unutarak doğuyorsunuz. Sonra bir gün o güçlü sezgiler ve tanrısal ifşaat size, “Haydi görev başına, artık doğruları,doğruların kaynağının kim olduğunu çevrene bildir, bilgiyi yay” diyor. Üstelik ortam da pek müsait değil. Bir yanda görev, bir yanda dar anlayışlarıyla her an onu mahkum etmeye, aşağılamaya hazır bir insan kitlesi!

  Siz olsanız ne yapardınız ? Eğer o işin gerçek vazifelisi değilseniz ilk yapacağınız şey, tası tarağı toplayıp o diyardan gitmek ve tüm hissettiklerinizi, duyduklarınızı unutmaya çalışmak olmaz mıydı ? Tabii ki olurdu! Öyleyse böylesine zorlu ve kutsal bir görev için doğmuş tüm inisiyeler ve peygamberlere en azından saygı ve şükran borcumuz vardır…

Devamını gör
11 Spiritüel Farklı Kitap
  • 21.12.2017 17:03:53
  • 0 Yorum
  • 145

Ruhumuzun derinliklerine dokunabilecek bir çok kitap var , fakat en iyilerini seçmeye çalıştık...

1. Ben O'yum-Sri Nisargadatta Maharaj

Ben O'yum-Sri Nisargadatta Maharaj

Ben O'yum, varoluşun gerçeğiyle ilgili tüm düşünce ve inançlarımızı derinden sarsarak, bizi bütünlük, birlik ve mükemmellik içeren sınırsız bir anlayışla karşı karşıya getiriyor.

2. Tibet'in Yaşam ve Ölüm Pınarı-Sogyal Rinpoche

Tibet'in Yaşam ve Ölüm Pınarı-Sogyal Rinpoche

Bize ögretmenlerin en yücesi olan ölüm’ün ışığında nasıl yaşamamız gerektiği konusunda ruhsal rehberlik yapan ve pratik bilgiler sunan Tibet Budizmi’nin paha biçilemez bilgeliğinin Batı için özlü yorumu olan bir başyapıt.

Bir başyapıta dönüşen bu eserinde ünlü meditasyon ustası, Tibet Budizm’i yorumcusu ve uluslararası bestseller yazarı Sogyal Rinpoche, Tibet’in kadim bilgeliği ile evrenin doğası ve ölüm ile ölüm süreci konularındaki modern araştırmaları biraraya getiriyor. Yazar, Tibet geleneklerinin özünden gelen ve dini inançlarımız ya da kültürel birikimlerimiz ne olursa olsun, yaşamlarımızı iyi yönde dönüştürecek, ölüme hazırlanmamızı ve ölmekte olanlara yardım etmemizi sağlayacak son derece güçlü uygulamalar ve bilgiler sunmaktadır.

3. Simyacı-Paulo Coelho

Simyacı-Paulo Coelho

Yazgına nasıl egemen olacaksın, mutluluğunu nasıl kuracaksın?' sorularına yanıt arayan bir hayat ve ahlak kılavuzu. Mistik bir peri masalına benzeyen romanın altı yılda, yedi milyondan fazla okur bulmasının gizi, kuşkusuz, onun bu kılavuzluk niteliğinden kaynaklanıyor. Simyacı'yı okumak, herkes daha uykudayken, güneşin doğuşunu seyretmek için şafak vakti uyanmaya benziyor.

4. The Secret-Rhonda Byrne

The Secret-Rhonda Byrne

Binlerce yıldır çeşitli kaynaklarda yer alan bilgileri derleyip, sadeleştirerek ve örneklendirerek anlatan ve başarısını da bu sadeliğine borçlu "hayat değiştirebilecek" bir eser. İçinde "yeni" bir bilgi barındırmıyor, fakat mevcutları öyle güzel sunuyor ki bugüne kadar "aynı" bilgileri defalarca okuduğu halde hayatında uygulayamayanlar için bir nev'i eylem kitabı niteliğine bürünüyor.

5. Atlıkarıncada Bir Tur Daha-Tiziano Terzani

Atlıkarıncada Bir Tur Daha-Tiziano Terzani

Spiritüel alemin en iyi kitabı, aslında çoğunun adını ilk defa duyacakları için biraz da sürpriz bir kitap. Yazarı "Bu kitap nasılsa ulaşması gerekenlere ulaşacaktır" diyerek kitabın reklamının yapılmasını reddetmiş ve gerçekten de fısıltı gazetesiyle kitap, hiç reklam çok satanlar listesinde 1 numaraya oturmuş. Ülkemizde nerdeyse hiç bilinmeyen "Atlıkarıncada Bir Tur Daha" muhteşem bir bilgelik kitabı, ama aynı zamanda doğu öğretilerinin ve tıbbının, kapitalizm ve küreselleşmenin elinde ne hale dönüştüğünü gösteren ve spiritüel konuları meslek edinmişlere gayet oturaklı eleştiriler de yönelten bir eser. Kitap, spiritüelliğin en zorlandığı alan olan ruhu akılla birleştirmek konusunu da başarıyla gerçekleştirmiş bir insanın öz-yaşam öyküsü.

6. Martı-Richard Bach

Richard Bach'ın birçok kitabı bu listede rahatlıkla yer alabilir. Fakat tabii ki içlerinden birini seçelim dersek, en önce "Martı" gelir.Bir martının karakterinde, insanın kendini keşfetmesinin de hikayesi.

7. Dokuz Kehanet-James Redfield

Dokuz Kehanet, hayatı tanımlayan 9 anahtar ile açılan, gizemli bilgilerden oluşuyor. Peru yağmur ormanlarında bulunan elyazmalarında ortaya çıkan bu bilgilerden yola çıkarak hayatımızda hala meydana gelen olaylarla nasıl bağlantı kurabileceğimiz anlatılıyor.

8. Şimdi'nin Gücü-Eckhart Tolle

Üstat Eckhart Tolle kısa sürede bir bestseller haline gelen bilgelik dolu bu eserinde bilincimizde ve yaşamımızda mucizevi bir değişim yaratabilecek evrensel bir öğreti sunuyor. Şimdi'nin Gücü yaşamımızın her anının bir mucize olduğunu fark etmemizi sağlıyor ve büyük bir yetkinlikle Şimdi'nin gücüne nasıl erişebileceğimizi açıklıyor.

9. Düşünce Gücüyle Tedavi-Louise Hay

Louise Hay düşündüğümüz herşeyin yaşadıklarımızın bir göstergesi olduğunu anlatıyor. Hatta yaşadığımız her hastalığın sebebi de bu düşüncelerimiz. Ve güzel olan taraf şu ki düşünceler değiştirilebilir.

10. M.S. 2150-Thea Alexander

1976 yılında yazılmış ama güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyecek bir başyapıt. Bir gece yatağa girdikten sonra gözlerini 2150 yılında açan bir adamın öyküsü, makro ve mikro-felsefelerin anlatımı ve özellikle de tamamen spiritüel yaşayan bir toplumun nasıl olabileceğini resmetmesi açısından harika bir eser.

11. Küçük Prens-Antoine De Saint Exupery

Bir çocuk kitabı sayılsada aslında muhteşem bir spiritüel kitaptır.

12. Yuvaya Yolculuk-Lee Carroll

Yuvaya Yolculuk'un öyküsü Kryon tarafından ilham edilmiş ve Lee Carroll tarafından yazılmıştır.Kitapta mutsuz bir adam olan Michael Thomas’ın öyküsü anlatılıyor. Ölümden döndükten sonra melekler ona ne istediğini soruyorlar o da tek istediğinin Yuvaya dönmek olduğunu söylüyor. Yuvaya dönebilmesi için Michael’in meleklerle, şeytanlarla ve bilge kişiliklerle bir Dizi sınava tabi tutulması gerekiyor.

 

 

Devamını gör
Sigmund Freud'un Hayatı
  • 19.12.2017 15:51:18
  • 0 Yorum
  • 166

Sigmund Freud, 6 Mayıs 1856’da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun bugün Çek Cumhuriyeti sınırları içerisinde kalan bir parçası olan Moravya’nın Freiberg şehrinde doğmuştur.

O dönem Moravya’da yaşayan Yahudilerin çoğu gibi Freud’un ailesi de yoksuldu. Bir yün tüccarı olan babası Freud dört yaşındayken ailesi ile birlikte Viyana’ya taşındı ve Freud 1938’de Nazilerin Avusturya’yı işgal etmelerine kadar, neredeyse yaşamının tamamını bu kentte geçirdi. Viyana’da Yahudilere yönelik şiddetli düşmanlıklara maruz kalsa da bu kent, Freud’un dünyaca üne kavuştuğu gerçek yurduydu.

Fransızca ve İngilizce’nin yanı sıra Yunanca, Latince, İtalyanca ve İspanyolca bilen Freud, 1881 yılında Viyana Üniversitesi’nden tıp diploması alarak mezun oldu. Mezun olduktan sonra hocası olan Ernst Brücke’ün fizyoloji laboratuarında çalışmayı sürdürdü ve burada nitelikli araştırmalar gerçekleştirdi. Daha sonra Viyana Genel Hastanesi’nde doktorluğa başladı. Üç yıl sonra Fransa’nın ünlü tıp adamı Jean-Martin Charcot ile çalışmak üzere beş aylık bir burs kazandı. Bu deneyim Freud’un klinik kariyerinin başlangıcıydı.

Nişanlısı Martha Bernays’e yazdığı mektuplar incelendiğinde onun ateşli, sadık, zaman zaman kıskanç ve sahiplenici bir sevgili olduğu anlaşılmaktadır. Otuz yaşında, dört yıl gibi uzun sayılabilecek bir nişanlılık döneminin ardından başlayan evlilikleri mutlu sayılabilecek türden bir ilişki idi. Üçü kız, üçü erkek olmak üzere altı çocuk sahibi olan Freud’un en küçük kızı Anna Freud (1895 – 1982), babasının izinden gidecek, seçkin bir çocuk psikanalizcisi ve psikanalitik hareketin lideri olacaktı.

Kuramında cinselliğe bu kadar ağırlık veren Freud’un cinsel yaşamının sanıldığı kadar hareketli olmadığı bilinmektedir. Freud, 30 yaşında evlenene kadar tam bir bakir olarak kalmış, evlendikten sonra da eşine sadık bir koca olmuştur. Baldızı Minna Bernays kocasından boşandıktan sonra ablasının evliliğinin 3. yılında yanlarına gelir ve 42 yıl boyunca birlikte yaşarlar. Freud’un hayatta olduğu dönemde de baldızıyla beraber olduğu iddia edilmiş, fakat bu konuda kesin kanıt olmadığı için tüm iddialar bugüne kadar yalanlanmıştı. Fakat ilk kez Alman sosyolog Franz Maciejewski, Freud’un baldızıyla ilişkisini kanıtlayacak bir delile ulaştı. Bu delil de ikilinin, İsviçre’nin Maloja şehrindeki Schweizerhaus isimli bir otelde kaldığına dair belgelerden oluşuyor. 13 Ağustos 1898 tarihli otel belgelerine ulaşan Roman Maciejewski, Freud’un belgelerde Bay ve Bayan Freud isimlerini yazdırdığını ve tatilde kendisine eşlik eden baldızıyla aynı odada kaldığını ortaya çıkardı.

Gençlik yıllarından itibaren büyük bir keşif yapmak ve ün sahibi olmak isteyen Freud’un bu konudaki birkaç girişimi başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu çabalardan biri, kokain üzerine yazdığı ve bu maddeyi bağımlılık yapmayan güçlü bir anestetik ve ilaç olarak övdüğü makalesiydi. Freud kokainin zararsız ve etkili bir ilaç olduğuna o denli inanmıştı ki hem kendisi kullanıyor, hem de nişanlısına ve arkadaşlarına da tavsiye ediyordu. Ancak çok geçmeden kokain üzerine yapılan araştırmalardan elde edilen bulgular nedeniyle Freud’un iddiaları ve kendisi ciddi eleştirilere maruz kalacaktı.

Freud’un histerinin tedavisinde hipnozu kullanan Josef Breuer’le yürüttüğü çalışmalar ve ilgilendiği hastalar üzerinde kazandığı deneyim, serbest çağrışım yönteminin ve psikanalizin ortaya çıkmasında büyük katkı sağladı. İkilinin 1895 yılında yazdıkları Histeri Üzerine Çalışmalar isimli kitapta Freud’un psikoterapi üzerine yazdığı bölüm genellikle psikanalitik yöntemin başlangıcı olarak kabul edilir. Kitabın yayınlanmasının hemen ardından fikir ayrılıkları nedeniyle Freud ve Breuer’in yolları ayrılmıştır.

Freud 1890’ların sonunda ciddi bir nevroz yaşamış ve hem profesyonel hem de kişisel bir yalnızlığa gömülmüştür. Bu dönemde kendi rüyalarını analiz eden, kendi geliştirdiği yöntemlerle iç dünyasını çözümleyen Freud için bu yılların oldukça yaratıcı geçtiğini söylemek de mümkündür. 1900 yılında yayınlanan Rüyaların Yorumu isimli kitap bu döneminin eseridir. İlerleyen yıllarda Freud üç önemli kitap daha yayınlamıştır: Günlük Hayatın Psikopatolojisi, Cinsellik Üzerine Üç Deneme, Espriler ve Bilinçdışı ile İlişkileri. Bu yıllarda yavaş yavaş ün ve saygınlık kazanan Freud’un çevresinde kendisini destekleyen çalışma arkadaşları oluşmuştur. Başlangıçta Çarşamba günleri toplanan çalışma arkadaşlarından oluşan bu grup, 1908 yılında Viyana Psikanaliz Topluluğu ismini almıştır. Bu grubun içinde yer alan Alfred Adler, Carl Gustav Jung ve Otto Rank ilerleyen yıllarda Freud’dan ayrılarak kendi kişilik kuramlarını geliştirmişlerdir.

Freud, psikanaliz adını verdiği yeni bir psikoloji sistemi kurmasıyla tanındı. Freud nevrotik hastalarını tedavi etmek için hipnozu kullanmaya başlayıp, nevrotik semptomlara bastırılmış cinsel deneyimlerin yol açtığına karar verdi. Bu bastırılmış anıları, rüya analizi ve serbest çağrışım adını verdiği yeni tekniğini kullanarak araştırdı. Freud, büyük oranda çocukluk deneyimlerine dönerek, rüyaları gizlenmiş arzu giderilmesi olarak değerlendirdi. Araştırmalarının çoğunda rüyaların yanı sıra parapraksis (Freudyen sürçmeler) ve şakalara bakarak bilinçdışı zihinle ilgilendi. Freud cinsel içgüdünün çok karmaşık ve doğuştan itibaren var olduğunu iddia etti. Cinsel gelişim herhangi bir aşamada takılıp kalabilmekteydi. Çocuklarda cinsel gelişimin aşamaları hakkındaki kuramları, toplumsal ve psikolojik gelişimde önemli rol oynadı. Zihnin üç farklı seviyesi olduğu Freud tarafından ortaya kondu: İd, ego ve süperego. Bunlar genelde birbirleriyle çatışmaktaydı. Freud uygarlığın, boyun eğmek zorunda kalan bireyde çatışma yarattığını söyleyerek, din ve sanatı gerçek dünyadan kaçışın araçları olarak değerlendirdi.

Freud’dan önce psikologlar davranışı genelde sadece tarif edip gözlemlediler. Freud daha derine inmek, bunu analiz edip açıklamak istedi. Freud psikanaliz adı verilen yeni bir psikoloji sistemi kurdu. Psikanaliz, bugün hala psikolojik sorunların tedavisinde kullanılan çeşitli terapilerin temelidir. Psikanaliz, insan kişiliği ve bunun nasıl geliştiği hakkında da kuramlar sunar. Ayrıca insan ilişkilerini ve toplumun işleyişini inceler. Freud, bilinçdışı zihin ve bunun davranışlarımızı etkileme yolları hakkında fikirler formüle eden ilk düşünürlerdendir. Freud’un devrimci fikirleri büyük tartışmalar başlatmıştır. Freud’un cinsellik, rüyalar, çocukların duygusal ihtiyaçları ve davranışlarımızın ardındaki gizli motifler gibi çeşitli konular hakkındaki düşünceleri, bugünkü düşünme biçimimizi tümüyle değiştirmiştir.

Freud çalışmalarında deneysel olmamakla eleştirilmiştir. Hastalar, çocuklar, kendisinin ve başkalarının gördüğü rüyalar üzerine gözlemlerini temel alan deneysel malzemeler kullanmış olmasına rağmen, Freud bir deneyci -görgücü değildi diye düşünülür. Diğer başka eleştiri de yaptığı çıkarımların dar bir gruba dayanmasıydı. Hastalarının çoğu Yahudi orta sınıfa aitti. Freud’un kadın konusunda fikirleri de, bugünden bakarsak çok gerici bulunur; ama çağına göre bu pek de anormal bir tutum olmasa gerek. Freud, psikolojilerini incelerken kadın-erkek ayrımını hep kadınlar aleyhine yapmıştır.

Yakalandığı çene kanseri nedeniyle 1923 yılından itibaren 33 operasyon geçiren ve çok ciddi acılar çekiyor olmasına rağmen çalışmalarını sürdürebilmek için, birkaç aspirin dışında, kendisini uyuşturan ilaçları almayı hep reddeden Freud bu dönemde de tütün kullanma alışkanlığını sürdürmüş ve günde 20 Küba purosu içmeye devam etmiştir. Yaşamının son günlerinde artık bir işkenceye dönüşen acılarına son vermek üzere doktorundan kendisine yüksek dozda morfin yapmasını istemiş, doktoru da bu isteğini kızı Anna Freud’a da danışmak suretiyle yerine getirmiştir. 23 Eylül 1939’da Londra’da bu şekilde yaşama veda eden Freud’un naaşı, vasiyeti üzerine Yahudi adetlerinin tersine (kendisi zaten bir ateist idi) yakılmış ve külleri, en sevdiği Yunan vazolarından birine yerleştirilmiştir.

Kaynak
Kişilik Kuramları – Banu Yazgan İnanç, Esef Ercüment Yerlikaya, Temmuz 2008, Viyana kahvelerinde bilim tarihi Freud ve Cafe Landtmann, Freud Kilit Fikirler, Ruth Snowden, Çeviren: Melis İnan, Eylül 2011

Devamını gör
Şeker Portakalı (Jose Maura De Vasconcelos)
  • 16.12.2017 10:13:16
  • 0 Yorum
  • 145

Ailesinden baskı gören ve bu yüzden aradığı değerleri başkasında bulan bir çocuğun,ilk başta korkması ve sonra da onu babası olarak görmesi

ESERİN ÖZETİ

Yaramazlığıyla tüm mahallede adından söz ettiren ve ailesinin kendisini daha fazla olay yaratmaması ve kendilerinin biraz daha rahat edebilmeleri için kendisini daha beş yaşında okula göndermelerinden şikayet eden Zeze,en çok sevdiği kardeşi olan Luis devamlı gezerdi.Zaten insanın ailede biriyle daha çok ilgilendiğini ve bununda Luis olduğunu söylerdi.Ama abisi Totoca ile birlikte de gezerlerdi.

Zeze devamlı Edmundo dayısıyla görüşür ve ondan çok şey öğrenirdi.Ona göre o bir kültür abidesiydi.Her gitttiğinde kendini geliştimesi bakımından bayağı mesafe katediyordu. 

Noel yaklaşıyordu.Ve bütün şehirdeNoel’in yaklaştığını gösteren olaylar gelişiyordu.Bütün dükkanlar daha canlı, daha farklıydı.Yalnız Zeze ailesinin maddi durumunun iyi olmaması nedeniyle bu heyecanı yaşayamıyordu.Bir kamyon dolusu oyuncak dağıtılacaktı.Bu oyuncaklardan alabilmeri için oyuncakların dağıltıldığı ve çok mesafade bulunan bu yere gitmeleri gerkiyordu.Ve de kardeşiyle birlikte gittiler.Bu yere vardıklarında oyuncak kalmamıştı.dolasyısıyla Noel’I armağansız geçirdiler.Bu durumdan şikayetçi olan Zeze homuldanırken babası duydu.Babası bu olay üzerine bir köşeye çekilip çok üzüldüğü anlaşılırcasına oturdu.Zez babasını orda olduğundan haberdar değildi.Kemdisini affettirmek için boyacı sandığını kapıp para kazanmaya gitti ve babasına sigara getirdi.

Zez’nin okumayı daha küçükken öğrenmesi ailesinde herkesi şaşırtmıştı.Zaten ilk başta herkes onun duyduklarını ezberlediğini sanıyordu.Okumayı bilmesi ve birazda onun yaramazlığından kurtulmakiçin onu okula kaydettirdiler.Okulda öğtetmeninin en çok sevdiği öğrenci Zeze idi.Çok başarılıydıve de çok sessizdi.Evde yaptığı yaramazlıkları okulda yapmıyordu.

Taşınacaklardı.Yeni evlerine gittiler.Gloria eve doğru koşmaya başladı ve hintkirazı ağacına sarılıp o ağacın onoun olduğunu söyledi.Diğer kardeşi de aynı şeyi demirhindiye yaptı.Ve Zeze ‘ye de arkadaki küçük bir şeker portakalı fidanı vardı.dikensiz olduğu için onu seçti.Ablası onun çok genç olduğunu ve küçük fidanın da onunla büyüyeceğini söyledi.

Zeze devamlı küçük fidanın yanına gidip kendi kendine konuşuyordu.Sonunda bu küçük fidan Zez’nin sorularına cevap verdi.Bu olayda sonra Zeze deavamlı fidanın yanına giderek onunla dertleşiyordu.

Zeze okula giderken arabaların arkasına takılarak “Yarasa” dedikleri işi gerçekleştiriyorlardı.Yalnız, bir araç vardı ki hiçkimse yanaşamıyordu.Zeze birgün bütün cesaretini toplayıp arabanın arkasına atladı.ama arabanın sahibi arabadan indi veZeze’yi fırçaladı.Zeze bu olaydan sonra daha da yarasa yapmaya cesaret edemedi.

Zeze yaptığı yaramazlıkların birisi sonucunda ayağını bir cam parçasıyla yarmıştı.Bunu farkeden O Portekizli adam ki Zeze’yi arabasına bidiği için fırçalamıştı hemen onu arabasına bindirip onu okula bıraktı.daha sonraları sık sık buluşup arabayla gezmaye başladılar.Zeze bu Portekizli adamı çok sevmişti ve de çok samimi olmuştu.Hatta ondan ismini değiştirmesini istemişti.

Evde yaptığı yaramazlık sonucu babası ve ablası ağzı burnu kırılıncaya kadar dövdüler.Okulda kimse durumu anlamasın diye okula göndermediler.Bu yüzden Portrkizli adamın da yanına gidemiyordu.Dünyada en çok sevdiği kişinin bu adam olguğunu düşünüyordu.Bu yüzden bu adamdan onun babası olmasını istiyordu.

Totoc paraya ihtiyacı olduğu için Zeze’ye gelip ondan para istedi.Ama Zeze ona para vermemeye kararlıydı.Totoca para verirse ona iki önemli şey söyleyeceğini söyledi.Şeker portakalı ağacının bulunduğu bahçenin yol için kullanılacağı ve dolayısıyla buradaki fidanların kesileceğini söyledi.

Birgün Zeze okulda öğretmenin sorduğu soruyu cevaplarken geç kalan arkadaşı içeri girdi.Portekizli adamın arabasının Mangaratiba adlı trenin altında kaldığını ve büzden kendisini geç kaldığını söyledi.Bunu duyan Zeze izin almadan olay yerine g,tti ve gerçeği öğrendi.hayatınd aen çok sevdiği adamı yani babası olmasını istediği kişiyi kaybetmişti.Totoca onu bir evin önünde oturuken buldu.ateşler içerisindeydi..Hemen eve götürdü.evdekiler onun yine numara yaptığını sanıyorlardı.Daha sonra bunun gerçek olduğunu anladılar.Hiçbirşey yiyemiyor,hiçbirşey içemiyordu.Bütün mahalle onon ziyaretine gelerek onsuz mahallenin çok sıkıcı çok cansız olduğunu söylüyordu.Totoca ona kötü haber verdiğini ve bu yüzden kardeşinin bu hallere düştüğüne inanıyordu.Bu yüzden vicdan azabı çekiyordu.

Babası ümlü bir şirketin amirliğine atanmıştı.Zeze’yi karşısına alıp ona artık bu sefaletin bittiğini ve bundan sonra acı çekmeyeceğini söyledi.Ayrıca Şeker portakalı fidanının kesimini de erteltttiğini söyledi.ama Zeze için şeker portakalı kesilmişti.Çünki onun manevi babası Manuel Valaderes ölmüştü.

ANAFİKRİ

Çocukların çocuk olduğu unutulmayıp gereken ilgiyi ve şefkati göstermenin önemi vurgulanmıştır.

KİTAPTAKİ ŞAHIŞLAR

ZEZE: Küçük yaşta okuma yazma öğrenen,yaramaz bir çocuk.Aile sevgisinden mahrum bırakılmış ve sürekli dayak yemiştir.

TOTORA: Zeze’nin abisidir.

EDMUNDO: Zeze’nin dayısıdır.Ayrıca çok zeki ve çok kültürlüdür.

GLARİA: Zeze’nin ablasıdır.

MANUEL VOLODERES: Babasını olmasını istediği Portekizli adam.

YAZAR HAKKINDA BİLGİ

Jose Mouro de Vascancelos, 26 Şubat 1920’de Rio de Jenerio yakınlarındaki Bangu’da doğdu.Kızıldereli ve Portekizli kırması bir ailenin çocuğuydu.İki yıl tıp eğitimi aldı ama bu eğitimini tamamlamadı.Çeşitli işlerde çalıştı.boks antrönörlüğü,tarım işçiliği yaptı.Kızıldereliler arasında yaşadı.1942 yılında yazdığı ilk romanı Yaban Muzu ile eşine az rastlanır anlatıcılık yeteneğini otaya koydu.ardından Şeker Portakalı,Güneşi Uyandıralım,Delifişek,Kardeşim Rüzgar,Kardeşim Deriz,Çıplak Sokak gibi romalarıyla ünü Brezilya sınırlarını aştı.

Devamını gör
Spinoza’yı Siz Nasıl Bilirsiniz?
  • 11.12.2017 17:51:01
  • 0 Yorum
  • 153

Çetin Balanuye’nin Spinoza’nın felsefesini gündelik deneyimlere dokundurarak, sade ve yetkin bir anlatıyla yaşamın, nasıl basit tüyolarla sevince ve mutluluğa dönüşebileceğini anlattığı kitabı Spinoza’nın Sevinci Nereden Geliyor? Reddedilemeyecek Bir Felsefi Teklif üzerine bir inceleme.

Ben ismi dışında hiçbir şey bilmiyordum. Açıkçası felsefe kitapları da okuma listeme pek nadir girmiştir. Arkadaş tavsiyeleri çok iyidir; tavsiye üzerine akademisyen felsefeci Çetin Balanuye’nin Spinoza’nın Sevinci Nereden Geliyor? Reddedilemeyecek Bir Felsefi Teklif isimli kitabını gerçekten reddedemeyerek okudum. O kadar etkilendim ki; şimdi de bu yazıyı, bu felsefi tekliften herkesin haberi olsun ve kimse de reddedemeden okusun dileği ile yazıyorum.

Çetin Balanuye halen Akdeniz Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde öğretim üyesi. Birçok makale ve kitabının yanı sıra Spinoza konusunda da bir kitabı var. Spinoza’nın Sevinci Nereden Geliyor? elbette felsefe ile ilgili okurlara çok şey söylüyordur ama bence kitaptan en çok faydalanacak okurlar benim gibi okurlar. Yani aslında herkes okumalı; bireysel ve toplumsal olarak felsefeye neden uzak kaldığımızı, uzak kalarak neler kaçırdığımızı ve de kaybettiğimizi anlamak için. Bunların yanı sıra felsefeye yakınlaşma arzumuzu da başlatmak için.

?Kitap, Spinoza’nın Ethica isimli kitabını temel alarak ve Spinoza’nın diğer yapıtlarından da faydalanarak Spinoza felsefesini mümkün olan en basit ve en anlaşılır dille anlatmaya çalışıyor. 

Benedictus Spinoza kederi anlamsız bulan, bu nedenle sevinçle yaşamak varken kederle geçen bir ömrün boşuna harcandığından yola çıkarak, sevinç içinde bir yaşamın nasıl sağlanacağı üzerine kafa yorarak harcamış ömrünü. Çetin Balanuye, kitapta yer yer Spinoza’nın hayat hikâyesine de değiniyor. Görüyoruz ki sevinç öğretisine adanmış bir ömre rağmen, Spinoza da öyle güllük gülistanlık bir hayat geçirmemiş ve gencecik yaşında bu dünyadan ayrılmış. Ancak sevince dair Balanuye açıklamaları ile gerçekten “nasıl yaşamalıyım”a yol gösterici cevaplar veriyor.

Öncelikle, yaşamımız bizi sevince değil kedere yaklaştıran birçok ön kabul ya da varsayımlar içeriyor. Bu ön kabul ve varsayımları hayatımızdan çıkarmadan sevinç içinde yaşamamız da mümkün görünmüyor. Bırakmamız gereken varsayımlardan ilki aşkıncılık. Ben bunu kısaca, doğaüstü inançlarınızı terk edin diyerek açıklayabilirim. Çetin Balanuye tanım ve kavramları açıklarken her bölümde gerçek yaşamdan örnekler veriyor. Spinoza, Tanrı yerine doğayı koyuyor ve diyor ki, kainattaki canlı cansız her şey birbirleri ile etkileşimleri ile vardır ve bu nedenle eşittir, hiçbir şey başka bir şeyden üstün ya da aşağıda değildir. Bu etkileşimlerin temelinde var-kalma çabası yatar. Bu çabaya destek veren şeylere yaklaşırız, tehdit edenlerden uzaklaşırız. Herhangi bir şekilde gerçekleşen bir olay bu etkileşimlerden kaynaklanır, doğaüstü açıklamaları olamaz. Hiçbir şey yoktan var olamaz, var olan da yok olamaz, her şey bu etkileşimlerle bir başka şeye dönüşerek varlığını sürdürür.

Terk etmemiz gereken ikinci varsayım özgür irademiz olduğu varsayımı. Hepimiz öyle düşünüyoruz değil mi? Her konuda olmasa bile birçok konuda kendi seçtiğimiz yolu yürüdüğümüzü düşünüyoruz? Spinoza hiç aynı fikirde değil. Ona göre insanın özgürlüğü ancak ve yalnızca kendisini belirleyen zorunlulukların, nedenselliklerin ya da en genel anlamında etkileşimlerin farkına varmak anlamına geliyor. Ancak bu şekilde bizi sevince boğan tercihleri yapabilir, kedere neden olan olaylardan uzak durabiliriz. Balanuye, Spinoza’nın asıl önerisinin, yanılsamalarımızdan özgürleşmek olduğunu belirtiyor. Bunun yolu da yaşamı anlamak, anlamaya çalışmaktan geçiyor.

?Üçüncü uzak durmamız gereken varsayım erekselcilik. Var-kalma çabamızdan başka bir amacımızın olamayacağını, söylüyor Spinoza.

 

- ŞULE TÜZÜL

Devamını gör
Mevlana'dan Öğütler
  • 7.12.2017 17:11:39
  • 0 Yorum
  • 192

Nerde akarsu varsa orada yeşillik vardır; nerde akan gözyaşı varsa oraya rahmet gelir.

İnleyen dolap gibi gözlerinden yaşlar saç da can alanından yeşillikler bitsin.

Ağlamak istiyorsan gözyaşı dökenlere acı; acınmak istiyorsan sen de acı zayıflara.

Erenlerin yolunda çalış

A ulu kişi, gücün yettikçe peygamberlerle erenlerin yolunda çalış, çabala.

Kaderle pençeleşmek savaş değildir; çünkü bizi onunla pençeleştiren de kaderdir.

Birisi, inanç yolunda, kulluk yolunda yürür de bir soluk olsun ziyan ederse kâfir olayım ben.

Başın yarılmamış, şu başını bağlama; bir iki günceğiz çalış, sonra güledur.

Dünyayı arayan, olmayacak, kötü bir şeyi aradı; âhireti arayansa iyi, güzel bir hâl aradı.

Dünya kazancında düzenlere başvurmak soğuk bir şeydir; fakat dünyadan vazgeçmek için düzenler kurmak da var, yerindedir bu.

Düzen odur ki kurtulmak için zindanı deler; açılmış deliği kapatmaksa, soğuk bir düzendir.

Bu dünyâ zindandır; biz de dünyadaki mahpuslarız; del zindanı da kurtar kendini.

Nedir dünya? Allah'dan gafil olmak; kumaş, para, ölçü, tartı, kadın dünya değildir.

Malı, din için, Allah için yüklenirsen, Peygamber buna, ne de güzel mal dedi.

Allah'ın lûtfuna kaçmalı

Allah'ın lûtfuna kaçmalı, ona sığınmak; çünkü o canlara binlerce lûtuflar saçmış dökmüştür.

Bir sığınak bulmak gerek; ama nasıl sığınak? Öyle bir sığınak ki ona sığındın mı su da sana asker olsun, ateş de. 

Devamını gör
Kafka'nın Milena'ya Yazdığı Mektuplardan...
  • 6.12.2017 17:02:48
  • 0 Yorum
  • 160

Dipnot: Kafka da Milena da hayatları boyunca verem hastalığıyla mücadele ettiler.

Yarım kalmış bir düş gibi. Önümden geçip gidiyorsunuz. Masalar, sandalyeler, geçtiğimiz yer, hatta elbiseniz bile gözümün önünde
Yüzünüzün, ayrıntılarını çıkaramıyorum. Kötü bir yarım düş olsa gerek bu. Çok ilginç, hem de çok..
Gönül ilişkilerimde edindiğim tecrübe erkeklerin daha çok acı çektiği. Aslında bu acı karşılıklıdır. Kadının çektiği acı gerçektir ama erkeğin acısı fazladır
…dergilere gönderdiğiniz yazıları niçin bana göndermiyorsunuz?

Bu bana güvensizlik mi yoksa? Hayalimde canlandırdığım kadına ters düşeceğimi o imajı bozacağımı mı sandınız? Bu üzdü beni. Size küstüm birazcık iyi de oldu. Kalbimdeki küslük size karşı hislerimi belki dengeler.
Burada olmadığınızı söylersem aslında kendime deli demeliyim. O kadar kuvvetli bir şekilde hissediyorum ki burada olduğunu…

…Hayır hayali değil, istediğim anda size dokunabileceğim şekilde buradasınız, yanımdasınız..
Bekliyorum. İçim içime sığmadan. Pazar gününe kadar mektup yazar mısınız bana? Delilik gibi geliyor bu istekler? Tek mektup yetersiz mi?

…Herhalde yeter. Ama yine de okumak istiyorum bunları durmadan, nefes almadan. Nedir bunun mantığı, ah Milena! Sevgili öğretmenim!.
Mektuplarınızın benim üstümdeki etkisini hiç küçümsemeyin Milena!. Bu mektupta da küçük tedirginlikler çok değil aslında. Ama mutluluk veren bir acının gerçeği gibi bir şey…

…Zaten senden gelip de dayanamayacağım ne olabilir? Her zaman olmasa da arada sırada ‘sen’ de bana olmaz mı?
Bir odadayız Milena. Birbirine bakan iki kapının ardındayız ama ayrı ayrı. Biri açacak olsa diğeri hemen ürküp kapıyor kapıyı…

…Halbuki bu iki kişi ürkeklik olarak bu kadar benzemeseler, biri diğerine hiç aldırış etmese açsa kapıyı çıksa dışarı odayı düzenlese. Ama hayır o da en az diğeri kadar ürküyor ve saklanıyor kapısının ardına ve o güzelim oda bomboş kalıyor ortada.
Yeryüzündeki 38 yıllık yolculuğumdan sonra bir dönemeçte sana rastlıyorum ve bu geç gelen hiç beklemediğim karşılaşma sonrasında ne yapacağımı bilmez şaşırıp kalıyorum…

Devamını gör
Falih Rıfkı Atay Otoriterliğin gereğini bize hep hatırlatmıştı
  • 4.12.2017 13:26:22
  • 0 Yorum
  • 162

Daha 1930 yılında Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF) kurulduğunda, Atay, bunun bütün Cumhuriyetçilere; “memlekette nizamı bozmak isteyen içi dışı karışık insanlar” bulunduğunu gösterdiğini yazmıştı. Bu türden gelişmelere karşı “uyanık” bulunmak gerekiyordu. Ona göre, Türkiye bu sırada bir muhalefet partisine hazır değildi. Ortam buna uygun değildi. Muhalefete lüzum da yoktu. Kendince haklıydı; çünkü sadece iki yıl önce, “büyük hareketlerin en kuvvetli mesnedinin yalnız yeni bir muhit değil, bu yeni muhit içinde yeni bir güzideler sınıfı yaratmak” olduğunu yazmıştı. Bu da yetmezdi; “otorite” onun anlam dünyasında çok önemli bir yere sahipti. Şimdi onun “otorite” anlayışına bir bakalım…

‘Otorite ve disiplin’

Atay’a göre, otorite “devletin hürriyeti”ydi; “otorite ve disiplin, her türlü idarede koruyucu ve kurtarıcı vasıtalardı.” Üstelik “hürriyet, Cumhuriyetçinindi.” “Cumhuriyetçilerin iktidarlarını ve otoritelerini zaafa uğratan her şeyle etkili bir şekilde mücadele etmeleri” gerekiyordu. Çok uzun yıllar sonra da şöyle yazacaktır: “Ben Atatürk’ün tek-parti rejimini, Atatürk devrimciliğini, Türk milletini Batı medeniyet toplumlarının bütün hak ve hürriyetlerine kavuşturacağı için, bu devrimleri çok partili demokratik rejimle yürütmek imkânsız olduğu için savundum.”

Kadrosuz devrim olmaz

Atay’a göre, Kemalist devrimin en büyük talihsizliği, elinin altında yetişmiş bir kadro bulamamasıydı. “Demokrasi ve liberalizm, realite tarafından bin kere mağlup edilmişti.” “İleriye gitmek için dolaşık iniş çıkışlar yerine, kestirme yollar, kestirme köprüler aranmalı”ydı. Bu arayışın sonunda; o Kemalizmi şöyle tanımlıyordu: “Henüz sınıf kavgası doğmamış bir toplumda demokrasi salgınlarının men edilmesi yönünde bir hareketti.” Gençler elbette en büyük ümitti; bu bakımdan da Kemalizm gençlere, “tam, sert, müsamahasız, açık bir mefkûreler disiplini, bir ruhlar organizasyonu ve bir dava ahlâkı” verilmeliydi. Bunun için de “basının tutacağı meslek istikâmeti, rejim ve inkılâp sanatını tamamen tatbik etmek ve bilhassa Amerika ve Avrupa sürüm gazeteciliğini tamamen terk” etmekti.

1950 seçimi öncesinde Atay, devrimin sonuçları konusunda kötümserdi: “Beni dört yılını tamamladığımız hürriyet üzerine titreten tek şey, kapayamadığımız bir gediğin gitgide genişlemesine alışıldığını görmektir. Köylerde Latin alfabesine karşı bile şimdilik gizli Arap yazısı sınıfları açılarak savaşa geçilmiştir. Hatta inkılâbın havasının büyük şehirler dışında git gide nasıl söndüğünü görenler, bir medeniyet denemesinin iflâs ettiğinden bahsetmeye başlamışlardır.”

‘Diktatorya’nın başarısı

Atay, diktatoryanın başarılı olması için şu ilkeyi öne sürüyordu: “Diktatorya, büyük yığınları her gün şuurlaştıra şuurlaştıra kendi idealine yaklaştırabildiği kadar faydalıdır.” Aradan geçen uzun yıllardan sonra bütün açıklığıyla şöyle yazacaktır: “Ben ve benim gibi Atatürkçüler, tek dereceli seçim yoluyla hemen çok partili demokratik rejime geçmenin aleyhindeydik. İnönü beni hiçbir vakit kazanamamıştır. (…) Tek disiplin, devrimcilik disiplini olmalıydı.”

‘Demokratik tesamuh’

1950 seçimi öncesinde Atay, geleceğe ilişkin hayli kötümserdi; geçmişi biraz da eleştirel değerlendiriyor ve şöyle diyordu: “Gazi’ye yanaşan açık hava evetçileri, hani şu zilli ellerinin düğmesi karınları üstünde olanlar yok mu, bir gün bir fırsat çıkarsa inkılâba işte onların hıyanet edeceklerini Büyük Petro kadar uzaktan değilse de şöyle böyle bir nesil kadar uzaktan sezmiştim. Başlarına geçirilen şapkayı bir türlü kafalarına uyduramayanların ya ön tarafa bir ay yıldız işleterek, yahut hiç olmazsa adını siperi serpuşa çevirerek avunmak istedikleri gibi fırsat elverince, irticaya ‘demokratik tesamuh’ [hoşgörü] lâkabı takarak bizi avutmaya kalkacaklarını bilirdim.”

‘Solcu’ CHP

Atay, SCF kurulduğunda, bu partinin ‘solcu’ olduğu yolundaki görüşlere şiddetle karşı çıkarak, asıl solcu partinin CHP olduğunu da şöyle yazmıştı: “Bu memlekette padişahlığı, halifeliği, şarklılığı kaldıran, dini dünya işlerinden ayıran, Latin harflerini alan, şapka giydiren bir fırkanın daha solu yoktur.” Hatta o kadar ki, “İsmet Paşa’nın soluna ancak hürmet icabı geçilebilir”di.

Atay, SCF’nin kuruluşunu doğru bulmuyordu. Muhalefet partisinin kurulmasına ilke olarak karşıydı ve bu görüşünü şöyle dile getirecektir: “Yeni bir fırka için ortamın uygun olmadığı, demokrasiye geçiş için çok erken olduğu ve yeni fırkanın etrafını inkılâp düşmanlarının saracağı…” Hatta o kadar ki, bu görüşlerini Atatürk’e de anlatmıştı.

SCF’nin feshinden sonra Atay kendince ‘ideal muhalefet’in tanımını da yapacaktır: İyi bir muhalefet öncelikle Cumhuriyetçi olmalıydı. Sonra, CHP’nin deneyiminden ders alarak gelişmesi gerekirdi. “Kendisini şuursuz galeyanların içine atması” iyi bir muhalefet partisinden beklenmezdi elbette. Muhalefet partisinin iyi olup olmadığının kıstası, onun inkılâba olan bağlılığıyla ölçülürdü. Böyle bir parti “tehlikeli kıyılarda gezinmemeli”ydi.

Eğer muhakkak bir muhalefet partisi kurulması gerekiyorsa, Atay için böyle bir partinin çerçevesi de şöyle olmalıydı: “Olsa olsa inkılâp fırkasının bir takım tedbirlerinde yavaşlık ve uysallık gören genç idealistler tarafından kurulmuş daha sol, hazmedilmesi daha güç ve büyük ekseriyeti, eski fırkaya daha fazla yaklaştırmak” olan bir partiye gerek olabilirdi. Yani muhalefetin yegane görevi, iktidara hizmet etmekten ibaretti!

İktidarın da tek bir hedefi olmalıydı: “İnkılâp nesli yetişinceye kadar halkın menfaatleri kırılmış, hissine dokunulmuş, sinirleri bozulmuş olanlar tarafından oyuna getirilmesini” engellemek… Belediye seçimlerindeki tartışmalar konusunda da tutumu netti: Millî iradenin tecellisine engel olunduğu yolundaki eleştiriler karşısında; “ekseriyetin fırkası olan” CHP’nin seçimleri kazanmasının başlı başına millî iradenin tecellisi olduğunu yazacaktır.

 

 Cemil KOÇAK

Devamını gör
Anayurt Oteli
  • 1.12.2017 11:36:25
  • 0 Yorum
  • 168

Anayurt Oteli 1973’te yayımlanmış. Yusuf Atılgan’ın ikinci romanı. İlki 1959 tarihli Aylak Adam. Zaten topu topu üç roman yayımlamış Yusuf Atılgan. İşin takdire şayan yanı, bu romanlardan ikisi, Aylak Adam ve Anayurt Oteli, bugün çoktan kült olmuş durumdalar. Hem bu romanlar hem de bu romanların başkahramanları çağdaş Türk edebiyatında önemli bir yere sahipler. Her ikisinde de çığlık aynı çığlık. Yalnızlık, yabancılaşma, sevgisizlik, anlamsızlık dört bir yanı sarmış durumda. Bir yakınlık, bir sıcaklık, şöyle sahicisinden biraz sevgi çok şeyi değiştirebilir. Çığlık aynı çığlık ama iki romanda atmosfer birbirine taban tabana zıt. Aylak Adam’da hava çokluk güneşli, odalar aydınlık, deniz var, püfür püfür rüzgâr var, iyi kötü umut var. Anayurt Oteli ise karanlık. Roman karanlık, kahramanı karanlık, ortalıkta hastalıklı bir şeyler var. Cinayet kokusu, suç kokusu var. Zebercet tedirgin, okuyucu tedirgin… Roman soğuk ve uzak…

Gelelim konuya… Zebercet bir Anadolu kasabasında (Manisa’da mı bu kasaba?) bulunan istasyona yakın Anayurt Oteli’nin kâtibi. Vaktiyle bir konakmış burası. Zebercet’in annesi o konağa besleme olarak gelmiş. Yıllar yılları izlemiş, konak bir otele dönüşmüş. Önce babası, babasının ölümünden sonra da Zebercet otelin sorumluluğunu üstlenmiş. Sözün kısası, Zebercet’in tüm dünyası bu otel olmuş. Tüm yaşamı burada geçmiş. İlkokuldan sonra okutmamış babası. Yusuf Atılgan romanın başında

Zebercet’in dış görünümünü şöyle tarif ediyor:   
“Zebercet: Orta boylu denemez; kısa da değil. Askerliğindeki ölçülere göre boyu bir altmış iki, kilosu elli dört. Şimdilerde, otuz üç yaşında, gene don-gömlek kantara çıksa elli altı ya da elli yedi kiloyu bulur. İki yıldır karın kasları gevşemeye başladı. Başı bedenine göre büyükçe, alnı geniş; saçları, kaşları, gözleri, bıyığı koyu kahverengi; yüzü kuru, biraz aşağıya çekik ama gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının gittiği sabah aynaya baktığında gördüğü kadar değil. Elleri küçük, tırnakları kısa; omuzları, göğsü dar. Yedi aylık doğmuş. 1930 Kasımının 28’inde akşama doğru ağrıları tutmuş anasının…”

Otelde Zebercet’ten başka, bir de ortalıkçı kadın kalıyor. Zebercet kadından tiksiniyor tiksinmesine ama kadının ağır uykusunda ondan yararlanmaktan da geri kalmıyor. Tıpkı bir ölüyle beraber olur gibi… Zebercet’in bu tekdüze, umutsuz, yarınsız yaşamı bir gün ansızın değişiveriyor. Gecikmeli Ankara treniyle gelen ve ertesi gün otelden ayrılan gizemli kadın Zebercet’i yaşama bağlayacak bir nedene dönüşüveriyor birdenbire. Zebercet’in sevme ve sevilme ihtiyacı o kadar büyük ki, takıntılı bir biçimde kadının dönüşünü beklemeye başlıyor. Bu arada, belki de hayatında ilk kez dış görünüşünü değiştiriyor. Bıyıklarını kesip, kendisine yeni giysiler alıyor. Ancak Zebercet kadından umudu kesince işin seyri değişiveriyor. İlk iş oteli kapatıyor. Çaresizlik içinde dış dünyaya açılmayı deniyor ama her haliyle çok ayrıksı… İçinde yıllar yılı azar azar büyümüş tüm marazî duygular birdenbire gün yüzüne çıkıveriyor. Sonrası giderek daha karanlık, giderek daha hastalıklı…

Neredeyse hepimiz Anayurt Oteli’nin 80’lerde sinemaya aktarıldığını biliriz. 1986’da Ömer Kavur tarafından… Macit Koper’in Zebercet yorumu çok başarılıdır. Ortalıkçı kadın rolünü de Serra Yılmaz oynamıştır filmde. Ancak bu kadar başarılı bir casting olabilir herhalde. Romanı okuyanlar ne demek istediğimi çok iyi anlayacaklardır, eminim. İçimde filmi yeniden izleme isteği doğdu. Bu arada, bu roman bazı çağrışımlar yaptı bende. Birincisi, Shining filmi (roman Stephen King’e ait, yönetmen Stanley Kubrick, başrolde Jack Nicholson)… İzlemeyenlere tavsiye ederim. İkinci çağrışım Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ı… Özellikle Zebercet’in kestaneciyle olan sahnesi bana feci halde yeraltı adamını hatırlattı. Son çağrışımsa Albert Camus’nün Yabancı’sı… Tüm o yabancılaşma, anlamsızlık, saçmalık… Yazar roman boyunca Zebercet’i “ne sağ ne ölü” diye tarif ediyor. Ne sağ ne ölü bir insan kendi deyimiyle “olanakların sonuncusuna ulaşınca” ne yapar sahi?

Devamını gör
Ishiguro’nun Nobel’inin ışıltısında Japon edebiyatı
  • 1.12.2017 11:32:45
  • 0 Yorum
  • 174

Japon edebiyatı bizim dilimize de her sene yeni örnekleri aktarılan, gittikçe nüfuzunu artıran bir edebiyat.

Nobel Edebiyat Ödülü’nün biz okurlar için en güzel yanlarından biri –mekanizmasını çok anlamasak da– her yıl dünyanın bir ülkesinden, toplumundan, kültüründen, dilinden bir kişiyi “işaret etmesi”; öncesinde ve sonrasında sosyal medyada ve diğer yayınlarda koparılan gürültü ne olursa olsun, İsveç’teki komite, o yıl kimi layık gördüyse ödüle –sadece kendisi değil, kategorisindeki benzerleri de– gündemimize yerleşiyor. Bazen Türkçeye de çevrilmiş, dolayısıyla zaten bilinen biri Nobelliler kulübüne giriyor, bazen de herkes çok şaşırıyor, hiç duymadığı, dilinde görmediği ya da bir biçimde yakıştıramadığı birine ödül verildiğinden, kısa ya da uzun süre radarına alamıyor bu ismi – belki de almayı reddediyor.

Bu sene ödülün Kazuo Ishiguro’ya verilmesiyle rahat bir “gündem” olacağı anlaşıldı: Tüm kitapları dilimize aktarılmış, Yapı Kredi Yayınları gibi geniş dağıtım olanağına sahip bir yayınevi tarafından temsil edilen, okurların ve eleştirmenlerin sevdiği bir isim Ishiguro; dolayısıyla tüm kitaplarının kapağına Nobel ibaresi kondurularak hemen dolaşıma sokuldu.

Bu senenin tartışma hararetini ise, daha çok, yazarın hangi dil ve edebiyatın kapsamına sokulacağı, Japon kabul edilip edilmeyeceği konusunda yaşadık: Her ne kadar Japon anne ve babadan doğmuş olsa da babasının işi nedeniyle tüm ailesiyle birlikte altı yaşından beri İngiltere’de yaşayan, tüm resmi eğitimini –Kent Üniversitesi’nde felsefe ve İngilizce lisansı ve East Anglia Üniversitesi’nde Ray Bradbury ve Angela Carter gibi isimlerin eğitmenliğinde yaratıcı yazarlık yüksek lisansı da dahil olmak üzere– Britanya’da alan bir isim Ishiguro. Üstelik, 1982 tarihli ilk romanının yayımlanmasından sonra Britanya vatandaşlığına geçen, kendi tabiriyle ismini ve görüntüsünü farklı sunsak, yaptığı edebiyatın kesinlikle İngiliz edebiyatı kapsamında görüleceği, sadece İngilizce yazmış Ishiguro, Japon edebiyatının temsilcisi sayılabilir mi? Bir taraftan da Japonca konuşulan bir ev ve Japon gelenekleriyle büyümüş bir anne baba yer alıyor. Hayal edilen ve muhtemelen mitik ve yitik hissedildiği için sıkıca araştırılan Japonya’yı ilk romanlarında anlatısına zemin seçen Ishiguro’nun, karakterinde de yer alan Japon hassasiyeti, zarafeti, bastırılmış şiddeti ve farklı bakış açısının tüm yapıtlarına sızdığını göz ardı edemiyoruz kendi beyanlarından yola çıkarak.

Kimi yapıtlarındaki gergin nezaket, belirgin sınıf ayrımı, romanı değerli yapan kilit öğenin anlatının umulmadık yerlerine yerleştirilmesi, ancak sabırlı okurun bu mücevheri bulabilecek olması da bana Ishiguro’nun Japon karakterine bağlı özellikler gibi geliyor. Yine de, bu seneki Nobel Edebiyat Ödülü nevişahsına münhasır birine, bir “melez”e, bir bakıma bir dünya insanına verilmiş oldu.

Devamını gör
Selahattin Yusuf ile Röportaj
  • 30.11.2017 12:38:00
  • 0 Yorum
  • 171

İzdiham dergisinden alınan röportajın ilk kısmını aşağıda bula bilirsiniz.

İbrahim Varelci: Selahattin abi nasılsın iyi misin? Yeni bir romanla okurların karşısına çıkıyorsun. Roman yazma işini iyice benimsemiş görünüyorsun.

Selahattin Yusuf: Teşekkür ederim. Senin ve bu mecrayla ilgili diğer arkadaşların da iyi olmanızı dilerim. Evet bu ikinci romanım. Daha önce altı deneme kitabım, bir inceleme ve bir de öykü kitabım yayımlandı. Aslında konu hangi tekniği gerektiriyorsa onu seçiyorum. Şiir, öykü veya roman. Fark etmiyor benim için. Ama konunun nasıl ele alınacağının cevabının bizzat konunun içinde olduğunu da hatırlamalıyız. Yani türü biz belirleyemeyiz, konunun kendisi belirler. Hiç değilse belirlemelidir, diyelim.

İbrahim Varelci: Romanların yazılış süreci bile başlı başına bir hikâyedir. Özellikle roman yazmanın ilk fikri ne zaman aklınıza geldi? O an neredeydiniz? Bu süreçte neler yaşadınız? Biraz bahsedebilir misiniz?

 Selahattin Yusuf: Yaklaşık dört yıl önce. Çoğu zaman olduğu gibi kahvede otururken. Bizim Çengelköy’ü bilirsiniz. Son on yıla yakındır her şeyimi orada kotarıyorum diyebilirim. İsa’yı da orada yazdım. Ben genellikle önce karakterlerimden birini bulmuş oluyorum. İçime doğuyor bir yerden. Bir garsonun yüzü, bir çocuğun davranışı, sokakta rastladığım birinin tesadüfen kulağıma çalınan bir sözü olabiliyor bu. Önce belli belirsiz bir duygulanım. His. Gebe kalmak gibi. Sonra karakter yavaş yavaş ete kemiğe bürünüyor. Bir süre birlikte yaşıyoruz. Eğer “dış gebelik” değilse ve düşük olmuyorsa zamanla aşinalığımız artıyor. Birbirimizi tanıyoruz. Dertleşiyoruz. İlişkimiz ilerledikçe karakterin hikayesi zihnimde zamanla geriye doğru ilerliyor. Karakter olarak yeterli bir geçmişi olduğunda, tastamam hayatımdaki biridir artık. Diyelim ki zor zamanlarımda yanımda oluyor falan. Balkona sigara içmeye çıktığımda göz göze geliyoruz, birbirimizi anlıyoruz. Meseleleri koyup kaldırıyoruz. Sonra ondan kurtulmak ve tamamen hayatıma almak için (bu ikisinin aynı şey olduğunu söylememe bilmem gerek var mı?) yazmaya başlıyorum.

İbrahim Varelci: Son dönem romanlarında günlük hayatın edebiyata yansımasını sıkça görüyoruz. Sizin bu romanınızda da bu var. Roman günlük hayatın diline ne ölçüde yaklaşmalıdır?

Selahattin Yusuf: Roman gündelik hayatın tam içindedir bana göre. Ama gündelik hayatı, daha iyi anlayabilmemiz için çarpıtır ve estetize ederiz. Gündelik hayatı kendimiz kılmanın başka bir yolu yoktur çünkü. Dilimiz uçarken bir kanadı da gündelik hayatın denizi içindedir. Tamamen kopmayı, fantazmaya gitmeyi sevmem. Benim için hayatın kendisi, yani bir bilinçle yaratılmış olmamızdan daha fantastik bir şey zaten yok. Yani dünyaya konuşuyoruz. İnsana konuşuyoruz. Bu başlı başına olağanüstü durum içinde mümkün olduğunca sade bir dille anlatmaya çalışıyoruz. Ancak burada bir sorun var. Gündelik hayatı anlatıyor muyuz; yoksa sömürüyor muyuz? Piyasa koşullarının işi iyice arsızlığa vurduğu son zamanlarda sömürü daha bir belirginleşmiş görünüyor. Neyi sömürüyor? Valla edebiyatın adının kısa vadeli çeklerle bu kadar haşır neşir olduğu ve sık sık kötü yola düştüğü gerçeğini muhtemelen ilk benden duymuyorsunuz. Duygu. Hiç bu kadar ayağa düşmemişti diyebilirim. “Aşk” kelimesini duyduğumuzda neden zihnimizde uyanan ilk imge onun “sahteliği” oluyor artık? Bu kendi başına büyük bir yıkım. “Aşkı” yaza yaza buraya getirdiler. Piyasa onu ölçüyor, biçiyor, kötü yazar çalıştırıp dolaşıma sürüyor. Çok merak ediyorum, ülkemizde kişi başına düşen eğitim yılı ortalaması kaçtır acaba? Bir yerlerde duymuştum sanki. 6 olabilir mi? Yani zevk, seviye olarak ilkokul mezunu bir ülke burası. Öyle olmasaydı bu kültür sanat ortamı bir skandal olarak teşhis edilirdi hemen? Kötü müzikten kahvelere giremez oluyor insan. Ekranlar, çay bahçeleri, kafeler, neredeyse bütün kamusal alanlar, böğüren ya da ağlama numarası yapan duygu tacirlerinin meydan okuma ve yakınma naralarıyla dolu. Öte yandan, yarasını, kırık bacağını, kopmuş elini gösterip para dilenen sokak dilencileri gibi bir şey değildir edebiyat. Edebiyat dilenci değildir. Duygu dolandırıcısı değildir. Çete dilencisi, biliyorsunuz, kolunu içeride saklar ve paltosunun yenini kolu yokmuş gibi önünüzde sallar. İstediğini alınca da kolunu çıkarır sallar. Bunu cümlenin yan anlamıyla birlikte düşünün. Alacağını almış, duygusu değişmiştir çünkü. Sadık da değildir, ahlaklı da. Ortalıkta vicdan, yoksulluk, aşk, yas, kayıp, yalnızlık vs gibi sahteliklerle dolanan dilencilerin, üzgün ve veciz yüz ifadeleriyle temayüz eden sözüm ona yazarların, olağan gündelik hayatlarına bakın bakalım, iz var mı yazdıklarından? Durmadan “yara” yazan bir yazarın, o yarayı gündelik hayatında da bir parça taşıyor olması da gerekmez mi? İki ayrı duygu durumu edebiyatın en büyük günahıdır. Yazarın kendine sadakatinin bittiği yerdir orası. Öncelikle kendine sadık olamayan bir sanatçının başkaca kimseye -bu arada sanatına da- sadık kalmasını bekleyemeyiz. Bu konuda daha uzun konuşabilirim, ama başka zaman.

Devamını gör
Puslu Kıtalar Atlası
  • 29.11.2017 11:46:53
  • 0 Yorum
  • 201

Bir Türk’ün, hayal gücünü yoğurup, kelimelere dans ettirmesiyle ortaya çıkan bir eserin tanıtımı bu karşınızdaki. Her yerde ona olan övgüleri duyduğunuz, ama nedense, tıpkı benim, gibi tereddüt ettiğimiz bir kitap bu: Puslu Kıtalar Atlası.

İşte sözün kilitlendiği yere geldik. Neden mi? Çünkü İhsan Oktay Anar öyle bir kitap yazmış ki, okurken sayfalar parmaklarınızdan kayarak aksa da anlatırken dilinize kilit vuruyor. Bu kitabı anlatmak o kadar zor ki…

Öncelikle ilginç bir ayrıntıyla başlayalım. Kitabın kapağındaki her bir kahraman kitap içinde geçiyor. Bu çok güzel ve bir o kadar da ilginç bir ayrıntı. Kitabı okudukça dönüp kapağa bakarsanız anlatılan bir karakteri mutlaka orada bulacaksınızdır.

1995 yılında ilk defa yayınlanmış bu kitap, aynı zamanda yazarın ilk kitabı. Bendeki 29. baskısı ve 2006’da basılmış. Gerisini siz düşünün.

Dili ise eski Türkçe ağırlıklı. Bu size ağır gelebilir ve hatta sıkabilir. Ama pes etmeyin! Sonradan bu dile alışıyorsunuz ve ağır eski Türkçe sözler hafifliyor. Böyle bir anlatım benimsemesi ise, olayların geçtiği zamanı iyi yansıtmak adına hoş bir değişikliktir. Konuya geleyim uzatmadan.

İhsan Oktay Anar’ın şöyle bir tarzı var, hiç kimse tamamen başkarakter değil. Yan karakterlerini süslemiş ve detaylarla sizi oldukça eğlendirmiş bir yazar. Kullandığı üslubu ve tarzıyla tamamen kendine özgü.

Olaylar, M.S 1681’de İstanbul’da geçmektedir. Ama onun deyişiyle “ Konstantiniye” deyiz. Yazar bunu bile size pat diye söylemiyor. Lafı öyle evirip çeviriyor ki kitabın başında, cümle bitip siz anlamak için yeninden aynı cümleyi okuduğunuzda bu sonuca varıyorsunuz. Cümleleri oldukça uzun; ama hayır, sıkmıyor. Aksine, cümle ilerledikçe detaylarda boğulmak yerine her bir kelimeyle daha çok okuma isteğiyle doluyorsunuz. İstanbul’un her bir köşesine gidiyor okuyucu. Galata meyhanelerinde içip, sokaklarda naralar atıyor; saray avlularına şöyle bir uğruyor, Ermeni ve Rum semtlerinde esnafla alışveriş yapıyoruz. Güzelim İstanbul’un her noktasına nüfuz ediyoruz kısaca.

Peki anlatılan olaylar neler derseniz şöyle buyurun:

Arap İhsan isimli amansız bir korsanla başlıyoruz hikâyeye. Galata’ya yanaşan gemiden, kulağından tutuğu Alibaz isminde bir çocukla evine gitmektedir. İşte burada bile hayal gücünün ürünlerini görmeye başlıyoruz. Alibaz, üç yaşına kadar afyonla uyutulmuş bir çocuktur. Zira çok yaramazdır, bu nedenle de uyusun da kurtulalım mantığıyla afyonla susturulmaya çalışılmıştır. Afyona karşı kazandığı bağışıklık onu uykudan etmiştir. Feci bir biçimde yaramaz olmasıyla birlikte, uyumaması da etrafındakileri çileden çıkarmaktadır. Arap İhsan ise tam bir külhanbeyidir. Tepesinde bir tutam bırakılacak şekilde kesilmiş saçı, sırtında ve geniş göğsündeki savaş ve kırbaç izleriyle süslü iman tahtası( yazar böyle diyor) ile tam bir yiğittir. Ama bir o kadar da belalı. Öyle ki, Venediklilere saldırdıklarında, sırtında dev sandıklarla kaçarken, arkasından kurşun sıkanlarla alay etmeyi adet edinmiş bir korsan. Nasıl Alibaz uyku nedir bilmiyorsa, Arap İhsan da korku nedir bilmiyor. Evine gittiğinde ise ana karakterler diyebileceğimiz diğer iki kişiyle tanışıyoruz. Bunlardan biri Arap İhsan’ın yeğeni, Uzun İhsan Efendi. Bu karakter hayli ilginç, çünkü hikâyeyi yönetme gücü var. Ayrıca, bu gücünün kaynağı ise yazara çok benzemesidir. İhsan Oktay Anar gibi, uzun boylu ve çekik gözlü. Ayrıca adaşlıkları da ortada. Yazar bunu başka kitaplarında da yapıyor. Diğer kitaplarında da başka Uzun İhsan Efendiler çıkıyor karşımıza.

Devam edecek olursak, Uzun İhsan Efendi’nin oğlu Bünyamin var bir de. Yakışıklı bir genç kendisi ve babasının beyaz teninin aksine, büyük dayısı olan Arap İhsan gibi esmer bir delikanlı.

Arap İhsan, yeğeni olan Uzun İhsan Efendi’ye sövüp sayıyor her defasında. Çünkü Uzun İhsan Efendi bol bol uyuyor. Hem de nerdeyse tüm gün. Bir de dünya haritasını çıkaracağını iddia ediyor. Arap İhsan bilmese de, Uzun İhsan Efendi uyuyarak bunu gerçekten yapıyor. İçtiği yeşil bir sıvıyla, rüyalarında dünyayı gezerek bir atlas oluşturuyor. Bu atlası oğluna verdiğinde ise adını “Puslu Kıtalar Atlası” koyuyor.

Bir gün Bünyamin lağımcılar ocağına katılıyor. Bir kale kuşatmasında, kaleden kaçırılacak casus içim tünel kazmakla görevli bu ekip. İşte hikâye tam da burada, Bünyamin’in hayatının alt üst olduğu noktada başlıyor…

Casusu kaçırırlarken yüzüne inen bir zincir zırh ve soğukla anında yapışıp, ardından düşman tarafından acımasızca çekilmesiyle yüzü akıp gidiyor. Artık o yakışıklı yüzün yerini çirkin bir dilenci alıyor.

Kaçırılan casusu Zülfiyar adında Teşkilat-ı Humayun’un bir üyesi. Bu casusluluk teşkilatının 2 numaralı adamı kendisi. Kaleden aldığı şey ise, kitap sonuna kadar tam bir muamma.

Kara metalden bir para getiriyor yanında. Önemi çok büyük ama bu para gibi şeyin üstünde ne bir turpa var ne başka bir şey. Kaçmaları sırasında onu Bünyamin’e atıyor ve yüzü tanınmaz hale gelen Bünyamin’i, savaşta yaralanmış bir yeniçeri sanınca, Bünyamin’in bu esrarengiz kara parayla kaçtığına kanaat getiriliyor. Artık Zülfiyar’ın teşkilattan gelen yeni görevi, Bünyamin’i yakalamak.

Teşkilat-ı Humayun öyle bir ekip ki, devletin her yerine hükmedebiliyorlar. Yıllarca padişahlara hizmet etmiş ve sadece başa gelen padişahlara kendilerini açıklamışlar. Ama yeni başkanları Ebrehe diğer liderlerin tam tersi. Bu garip adam, bilme arzusunun esiri ve elindeki güçle kendi zevkleri için sahte belgeler, kılık değiştirmeler ve daha fazlasıyla hayatlarını kontrol ediyor. Peki Ebrehe tarihte kimdir? Kabe’ye fillerle saldıran Hıristiyan komutandır kendisi. Kur’an da adı geçmektedir. Eh, kitapta da iyi bir insan değil.

Bünyamin’e geri dönecek olursak, kendisini yeniçeri sananlara hafızasını kaybetmiş gibi davranır ve babasının yanına döner. Gittiğinde ise durum vahimdir… Kara parayı aramaya gelen yeniçeriler, Bünyamin’in yerini söylemesi için Uzun İhsan Efendi’ye işkence ederler ve evlerini yakarlar. Uzun İhsan Efendi artık gözleri oyulmuş ve burnu kesilmiş sakat bir adamdır. Ama bu kadar basit midir her şey? Uzun İhsan Efendi’de şaşırtıcı olaylar bitmez. Tıpkı gören ve etrafına yön veren bir güçle kuşanmış gibi hayatına devam eder ve herkese yön verir. Oğluna ettiği bir laf vardır ki, kitap sonunda ne demek istediğini anlıyoruz.

Alibaz’a gelecek olursak, okula başladığında zamanla çocuk çetelerinin başı olur ve Eminönü’nde oyuncakçıları yağmalarken görebiliriz kendisini. Hep kitaplarda okuduğu “Efrasiyab” ünvanını alır. Peki Efrasiyab kimdir? Kendisi Alper Tunga’dan başkası değil. Bu isim ona, İranlılar tarafından verilmiştir. Bir kere daha gördüğünüz gibi İhsan Oktay Anar, tarihsel kişileri alıp farklı rollerde, ama gerçeğe yakın biçimlerde kitabına katmıştır. Efrasiyab yine bir kahramandır ama bir kitap kahramanıdır bu eserde.

 

kaynak:kayıprihtim

Devamını gör
Hayalin Kimyası
  • 24.11.2017 12:46:23
  • 0 Yorum
  • 165

Jack London’ın yarı otobiyografik romanı Martin Eden, kahramanın aşkı uğruna eğitimsiz genç bir işçiden başarılı ve rafine bir yazara dönüşüm mücadelesini anlatır. Kitap üzerine bir inceleme yazısı.

Martin Eden’ın ev sahibesi Maria Silva ile bir akşam oturup ucuz şarap içtiği ve ona “Alacaksın! Alacaksın!” diyerek taahhütlerde bulunduğu sahne, bir romanda okuyabileceğimiz en etkili bölümlerden biridir. Karşısındaki heyecanlı gencin “Ne dilersin hayattan?” şeklindeki sorusuna Maria önce mütevazı bir cevap verir ve çocuklarına ayakkabı ister (Maria’nın tam yedi çocuğu vardır, üstelik bekar bir annedir.) “Alacaksın!” der Martin ve sorusunu yineler, “Ama benim dediğim büyük bir dilek; istediğin büyük bir şey.” Maria Silva yine bir şeyler söyler. Martin tekrar “Alacaksın” der ama bununla da yetinmez: “Başka?” Maria duraksar, evinin bir odasını kiralayan bu işsiz gencin ne yapmak istediğini anlamamıştır. Maria’nın bocaladığını gören Martin durumu daha da karıştırır: “Şimdi sen asıl büyük dileğini söyle. Düşün ki ben tanrıyım ve dilediğin herhangi bir şeye sahip olacağını söylüyorum sana. Sen de o dilekte bulunuyorsun.”

İçindeki potansiyeli bilen ve bunu gerçekleştirmek konusunda fazlasıyla azimli olan birinin vaatleridir bunlar. Bunda o akşam içinde bulunduğu ortamın ve içtiği şarabın da mutlaka etkisi vardır ama Martin Eden her halükârda ne dediğinin farkındadır. Sahip olduğu sınıf bilinci uzun süredir duygularını bilemektedir; baktığı her yerde, içine doğduğu sınıfla diğeri arasındaki farkları görmektedir. Bu öyle bir dönemdir ki Martin Eden okuduğu kitaplarla bir yandan dünya görüşünü şekillendirirken bir yandan da kalemini keskinleştirir. Özündeki yazar cevherini görmektedir ve buna ulaşmak için çalışır, çok çalışır.

O geceki gönül zenginliğinin ve bol bol vaat dağıtmasının aksine Martin’in ertesi gün yapmak zorunda olduğu bir iş vardır: Gidip ceketini rehinciye vermek! Bir yazar olarak henüz rüştünü ispat etmediği (ve etrafındaki insanların buna pek de ihtimal vermediği) bu dönemi açlık ve yoksulluk içinde geçirir. Hoşlandığı kız Ruth içinse durum farklıdır. O, varlıklı ve soylu bir aileden gelmektedir, bu tür konular hakkında bir tür değişmezlik algısına sahiptir; yoksulluk onun için verili bir durumdur. Şöyle der yazar Ruth için: “… yoksulluğun geliştirici olduğu yönünde rahatlatıcı bir orta sınıf duygusuna sahipti.” 


Gerçeğe olan açlığına ve maddi dünyaya dair tüm farkındalığına rağmen Martin Eden’in başat özelliği aslında bir hayalci olmasıdır. Bu yazının girişinde vermeye çalıştığımız “Alacaksın!” sahnesi de sanırız bu görüşü destekler. Jack London bir yerde Martin’in bu özelliğine atıf yapar: “… Sonra hayalin kimyası devreye girdi, o kadın ve kızlar Martin’in zihninde geçit yaptı ve her geçen kız Ruth’un görkemini gözünde büyüttü. Ruth’un okuduğu her şeyi anladığını ve yazıya dökülmüş düşüncenin güzelliği karşısında içinin titrediğini görmek mutluluğunu daha da arttırdı.”

Jack London işçi sınıfından gelmiş bir yazardır. Gençliği denizlerde geçmiştir. Çeşitli işlerde çalışmış olması ileride kuracağı yazarlık kariyeri için inanılmaz bir birikim oluşturmuştur. Yoksa Martin’in Joe ile beraber çamaşırhanede ölürcesine çalıştığı bölümde ulaşılan dramatik anlatıma bir yazar kolay kolay ulaşamaz.

İşin tuhaf yanı, yoksulluk ve mücadeleyle ile örülmüş bu romanda okuyucu karşısında zaman zaman düpedüz komik bir karakter bulur. Martin’in sakarlıkları, düşündükleriyle yaptıklarının birbirini tutmaması ve ani çıkışları okuyanı sıklıkla güldürür. Doğrusu Martin Eden’ın edebiyat tarihinin en sahici karakterlerinden birine dönüşmesinde yazarın bu sert ve gerçekçi öykünün içine kattığı mizahi unsurların büyük rolü vardır. Burada okuru bekleyen, hırslı bir gencin yazarlık serüveni değildir sadece; roman boyunca onun entelektüel gelişimine de tanık oluruz. Martin’in düşünsel dünyası sosyalizm, bireycilik, evrim teorisi veya resim sanatı üzerine yapılan tartışmalarla şekillenir; zihinsel gelişimi bu süreçte Kant’la, Herbert Spencer’la beslenir- özellikle “sevgili Spencer’ıyla.”

Ve en son olarak, yazıyla ve yazma edimiyle uğraşanlara özel şeyler söyleyen bir romandır elimizdeki. Kahramanımızın dergilere gönderdiği öyküler, makaleler bir türlü yayımlanmaz; o kadar ki, Martin bir süre sonra aslında dünyada ‘editör’ diye kanlı canlı insanların bulunmadığına hükmeder. Karşı tarafta, yani mektupların gittiği yerde, bir makina vardır sadece- bütün kağıtları alan, onları dişlilerin ve çarkların arasında ezen acımazsız bir alet. Martin’i en çok inciten, büyük ihtimalle, onun ilgilendiği ve üstüne yazdığı konuların insaniliğine karşın öbür uçta bütünüyle duygudan yoksun, kalpsiz bir mekanizma olmasıdır. Burada Jack London, insani dertler, sanatın yüceliği ve medeniyetin gelişimi gibi konulara kafa yoran karakterinin karşısına büyük bir makine, bir cihaz koyarak biraz da insan tekinin sistem karşısındaki yalnızlığına vurgu yapmaktadır sanki. Ama umut ve hayal hiçbir zaman bitmez: Martin Eden’in yazmaya devam etmekten ve bir gün bu çarklardan birinin bozulmasını beklemekten başka bir şansı yoktur.  


Romanın bir yerinde, Jack London Martin’in dergilerle imtihanını anlatırken yazıyla uğraşanlar için çok anlam ifade eden şu sözleri eder:

“… Gerçi fikri netleşmişti artık, sükunetle bildiğini yapmaya devam etti. Alışkanlık edinmişti, bir konu üstüne uzun uzun düşünüyor belli bir fikri olgunlaşmaya ulaşıyor; sonra da bu düşüncelerle daktilonun başına oturuyordu. Basılıp basılmaması o kadar büyük bir mesele değildi. Konunun yazılması uzun bir sürecin tepe noktasıydı...Böyle bir makale yazmak, zihnini temizleyip boşaltarak yeni malzemelere, yeni meselelere amade kılmak üzere giriştiği bilinçli bir çabaydı.”

Devamını gör
Beydeba Kimdir?
  • 23.11.2017 12:52:39
  • 0 Yorum
  • 190

Beydebâ milattan önce 1. yüzyılda yaşamış olan ünlü bir Hint yazarıdır.

Beydebâ’nın gerçek ismi ve nereli olduğu üzerinde birçok farklı görüş olsa da tarihçilerin çoğu adı Ketku olan bir kişi olduğu kanısındadır.

Doğum ve ölüm yeri konusunda çeşitli rivayetler vardır; bu konuda kaynaklarda açık/net/kesin bir bilgi bulunmamaktadır.

Fabl türünün en önemli eserlerinden biri olan Kelile ve Dimne’yi yazmıştır.

Başlıca Eserleri

    Kelile ve Dimne
    Nasihat-ı El Külliye

KELİLE VE DİMNE

Fabl türünün en önemli eserlerinden biri olan Hint kaynaklı Kelile ve Dimne Hikâyeleri, milattan önce 1. yüzyılda Beydebâ tarafından Debşelem adında bir Hint hükümdarı döneminde kaleme alınmış ve Debşelem için yazılmış bir hikmet kitabıdır.

Hint hükümdarı Debşelem’in zulmünden halk bıkınca, memleketin ulularından olan bilge ve erdemli insan Beydeba, hükümdarı uyarma gereği duymuş. İşte her şey ondan sonra başlamış…

Hükümdar Debşelem; Beydeba’nın açık açık konuşmalarından rahatsız olmuş ve onu hapse kapattırmış…
Çok geçmeden gerçek anlaşılmış ve Beydeba, hükümdar Debşelem’in en gözde yardımcılarından biri olmuş…
Hükümdar, her işini ona danışma gereği duymuş… Bir zaman sonra da Beydeba’dan; görünüşte eğlenceli, gerçekte ise ders verici ve düşündürücü bir kitap hazırlamasını istemiş… İşte Kelile ve Dimne böyle ortaya çıkmış…

Kelile ve Dimne bir fabl kitabıdır. Kahramanları tamamen hayvanlardır. Her biri bir insan karakterini canlandıran bu hayvanlar insanların çevresindeki gerçek bir hayatı yansıtarak insanlara öğüt vermeyi amaçlamıştır.

Kelile ve Dimne iki insanı temsil eden iki çakalın adıdır. Kelile, doğruluğun ve dürüstlüğün simgesi, Dimne ise yalanın ve yanlışın şimgesidir. Konusu açısından ahlâk ve siyaset kitabı olan Kelile ve Dimne hayvan öykülerini konu edinerek hükümdara ve diğer devlet yöneticilerine devlet idaresinde gerekli olan bilgileri ve aynı zamanda ahlâki meziyetlerle donanmış bir kişi, adil, akıllı ve güçlü olmanın yollarını öğretir.(Toska, 1991:355)

Eserde bulunan hikâyelerde siyaset, erdem ve eğitim gibi birçok farklı konu işlenmiştir. Kitap 14 bölümden oluşmaktadır.

1. ASLAN VE ÖKÜZ (Dedikoducu ve arabozucu kişinin sözünden sakınmak)
2. DİMNE’NİN DURUMUNU ARAŞTIRMA (Kötü davranışların lâyık oldukları kişilerle karşılaşması ve sonlarının kötü olması.
3. GERDANLIKLI GÜVERCİN (Dostların anlaşmasının yararları ve yardımlaşmalarının faydaları)
4. BAYKUŞ VE KARGALAR (Düşmanların durumlarını gözlemlemek ve onların hilelerinden emin olmamak)
5. MAYMUN VE KAPLUMBAĞA (Gafletin zararı ve istenilenin kaybedilmesi )
6. ZAHİD VE GELİNCİK ( Acele atmenin afeti ve zararları )
7. FARE VE KEDİ (Metin olma, tedbir alma ve düşmanların belâsından hileyle kurtulma)
8. MELİK VE KUŞ FENZE (Kin sahiplerinden kaçınmak ve bunların dalkavukluğuna güvenmemek)
9. ASLAN VE ÇAKAL (Hükümdarın en iyi sıfatı ve güçlerin en güzel özelliği olan affetmenin fazileti)
10. DİŞİ ASLAN, OKÇU ve ÇAKAL (Davranışların aynı muameleyle karşılık bulması)
11. ÎLÂZ, BELÂZ VE ÎRÂHT (Özellikle padişahlar için gerekli olan hilim (=eski), vakar (=ağırbaşlılık), sükûnet(=sakinlik) ve kararlılığın fazileti)
12. ZÂHİD VE MİSAFİR (Kendi durumuna uygun olanları bırakarak başkasını istemenin zararları)
13. GEZGİN VE KUYUMCU (Hükümdarların gaddar ve hain kişilerin sözünden kaçınması gerektiği)
14. ŞEHZADE VE ARKADAŞLARI (Zamanın şartların değişmesine aldırmamak ve işleri kâza ve kadere bağlamak ) anlatılır.

Devamını gör
Kuyrukluyıldızım Mujica
  • 20.11.2017 12:13:20
  • 0 Yorum
  • 160

Hayatımın belli bir döneminden sonra hiçbir şey biriktirmedim ben.

Biriktirerek yaşamanın çoğumuza acılar çektiren, bedeller ödeten biz doğmadan önce kurulmuş bu düzenin varlığını sürdürebilmek amacıyla kafalarımıza çaktığı aptalca bir oyun olduğunu düşündüm hep. Kendimize ait hissedebileceğimiz şeylerin elimizden hızla alındığı, tüketildiği bir dünyada, insanların içlerindeki derin boşluğu yalnızca biriktirerek aşabileceklerini sanmaları bana hüzünden başka bir şey vermiyor.

Bazılarınızın ‘’Bunlar ayakları yere basmayan yaklaşımlar.’’ dediğinizi duyar gibi olsam da, biriktirmeden yaşamayı haklı kılan iki sağlam gerekçem var: Birisi kendimle ilgili, diğeri de Uruguay Devlet Başkanı Jose Mujica’nın söyledikleri. Önce Mujica’nın içime su serpen yaklaşımlarına kısaca değinmeliyim. Onun ‘’Başka hayat mümkün.’’ dercesine gerçekleştirdiği bir söyleşide yaşam biçimini, dünyaya bakış açısını okuduğumda, evrende yalnız olmadığımı öğrenmek doğrusu heyecan vericiydi. Düşünsenize, sizin kullanımınıza ayrılmış başkanlık sarayında oturmak yerine, eşinizle beraber başkent Montevideo’nun dışındaki bir çiftlik evini tercih ediyorsunuz. Kurşun geçirmeyen zırhlı, karanlık yüzlü, siyah camlı, uçak büyüklüğünde araçlara binmek yerine, 87 model külüstür, sevimli Vosvos’unuzla gidip geliyorsunuz kente. Dönüşte motorun gürültüsünü ta uzaklardan tanıyarak yola fırlayan üç bacaklı köpeğiniz Manuela karşılıyor sizi. Manuela’nın bakışlarından çok uzun zamandır çiftlikte yatıp kalktığı, sizi ve orayı sonuna kadar sahiplendiği hemen belli oluyor. Belli olmayan dördüncü bacağını nerede ve nasıl yitirdiği.

Yazıların arasına serpiştirilmiş fotoğraflara bakarken ‘’Acaba bunlar gerçek mi?’’ diye mırıldandım. Sonra fotoğrafları bütünleyen söyleşiyi okudukça, dünyada biriktirmeden yaşayan iki kişiden diğerinin Jose Mujica olduğuna kesin inandım. Mujica gerçek yoksulların, yaşamdan sürekli bir şeyler talep eden ve elde ettikleriyle yetinmeyen insanlar olduğunu, elinde küçük bir bavulla dolaşma özgürlüğünün istediği hayatı sürdürmek için yeterli zamanı yarattığını söylüyordu. Ona göre asıl özgürlük yaşamak için kazanılan zamanda gizliydi. Kader ortağım, düşünce yoldaşım ‘’Çok fazla mülke sahip değilseniz, kendinizi köle gibi çalışmak zorunda hissetmezsiniz.’’ diyordu.

İnsanın düşüncelerini gönül rahatlığıyla paylaşabileceği alanlar bulmasını paha biçilmez bir değer olarak görenlerdenim. Mujica’ya rastlamasaydım şimdi anlatacaklarım belki de eksik kalacaktı. Ne eksik, ne de fazla, böyle bir adamım işte: Biriktirmeden yaşayan, birikmesi muhtemel şeyleri belirli zaman aralıklarıyla elinden çıkaran birisi.

Bunların başında da kitaplarım geliyor.

Çok okumama karşın evde kitaplığın bomboş durduğunu söylesem inanır mısınız?

Kitaplar yalnızca anlattıklarıyla değil, onları okuduktan sonra kurguladığım gizli oyunlarla başka ortamlarda da maceralarını sürdüren varlıklar benim için. Buradaki amacım temelinde Mujica’nın söyledikleriyle örtüşse de, asıl varmak istediğim nokta biraz daha farklı.

Zamanı tam anımsayamıyorum, o gün kentin tenha bir parkında başladı her şey. Bitmesin diye gözünün içine baktığım romanın son bölümündeydim. Evet, güzel şeyler bitmemeli. Ama ne kadar oyalanırsam oyalanayım sayfalar tükenmek üzereydi. Kahramanlarımla öylesine vedalaşmalıydık ki, beraber geçirdiğimiz süreye yakışır bir ayrılık olmalıydı bu. O nedenle seçmiştim parkı: Sessizlik ve yalnızlık. Çevresini sonbahar yapraklarının kuşattığı ortadaki havuzu en iyi açıdan gören banklardan birisine oturmuştum. Kıpırtısızlığı yalnızca şadırvandan dökülen suyun şıpırtıları bozuyordu. Kitap havuzdan yayılan sesler eşliğinde bitti. Yüksek atkestanelerinin gölgesindeki parkın ıssızlığına daldım. Sonbahar güneşi ağaçların geniş dallarından sıyrılıp aşağılara uzanamıyordu. İşte ilk defa o an düşündüm: Beni etkileyen, okuduğum süre boyunca içimi allak bullak eden karakterler yaşamaya devam etmeliydiler. Onları tozlu raflara tıkarak öldürmek yerine, başkalarıyla tanışmalarına da olanak sağlayacak bir şeyler yaratmalıydım. Banktan kalkarken romanı orada bırakmaya karar verdim. Bakalım onu kim bulacak ve istemeden de olsa sayfaların arasına gömdüğüm dostlarıma beklediğim ilgiyi gerçekten gösterecek miydi? Heyecanlıydım. Biraz ilerledikten sonra dönüp baktım. Altı üstü bir kitaptı işte ama dayanılmaz biçimde merak ediyordum. Parkın daha ilerde, kuytu bir köşesinde durup gizlendim. Uzaktan izliyordum. Az sonra oranın güvenliğinden sorumlu elemanlardan birisi banka yaklaştı, kitabı aldı, sağına soluna baktı, çevreyi inceledi, kimseleri göremeyince onla beraber yolun girişine yerleştirilmiş kulübeye yöneldi, içerdeki diğer güvenlikçiyle gülerek bir şeyler konuştu ve kahramanlarımı ona emanet ederek yeniden dolaşmaya başladı. Ertesi gün, gece boyunca artan bir merakla parka geldiğimde, ilgilenmiyormuşçasına kulübenin önünden geçtim. Kitabı bulan, masanın başına çökmüş kıpırdamadan okuyordu.

İşte böyle başladım biriktirmemeye ve bende kalanları paylaşmaya.

Belki de Mujica ile düşünceyi eyleme dönüştüren yoldaşlığımın ilk adımı bu oldu.

İlk paylaşımdan sonra lunaparkların uçan sandalyeleri gibi yavaştan yükselerek hız kazandı romanların, öykülerin son bölümlerini pastanelerde, otobüs duraklarında, terminallerde, şehirlerarası yolculuklarda, metroda okuyarak oralarda bir yerlere bırakma alışkanlığım. Parktaki güvenlik görevlisiyle tetiklenen masum oyunum değişik yaş gruplarından öğrenciler, sevgililer, yaşını başını almış emekliler, şık giyimli hanımlar, gergin suratlı adamlar, hayat yorgunu kadınlar, yolda ne bulurlarsa alıp eve götürmeye meraklı hırsız ruhlu ihtiyarlarla beraber eğlenceli bir panayıra dönüştü. Oyunu kurgulayan ve oynayan bendim ama onun hangi yönde ilerleyeceğine ve nasıl sonuçlanacağına ilişkin en ufak etkim yoktu. Örneğin otobüs durağındaki boş sıraya bıraktığım romanı kimin alacağını önceden kestirebilir miydim? Belki de son bölüm adlı uyduruk oyunumun en güzel yanıydı bu. Durakta bekleyenlerden yoldan geçenlere kadar uzanan, kime çıkacağı belirsiz milyonda bir olasılıktan söz ediyorum. Yalnızca her defasında tek isteğim oluyordu: Kahramanlarımı sahiplenmeye hazır, onlara hak ettikleri sıcaklığı, ilgiyi gösterecek birisini arıyordum ben. Otobüs durağı örneğini de aynı nedenle verdim. Yine o gün romanımla vedalaşıp durağı karşıdan görecek bir noktaya doğru ilerlerken kendimi zor tutuyordum. Kitap az kalsın karton, gazete toplayan çocuklardan birisinin torbasına iniyordu. Hurdacının sağından solundan akan kalabalığın arasındaki kararsızlığı, kahramanlarımı kese kağıdına dönüşmekten son anda kurtardı. Sıranın diğer ucunda oturan adam kitabı görmüş ama hiç ilgilenmemişti. Kim bilir neler geçiyordu aklından. Sonra epeyce kilolu bir kadın kan ter içinde yaklaşıp, önce boş sıraya ardından yandaki adama bakıp bir şeyler sormuştu. Hayır, kitap onun değildi, kimin olduğunu da bilmiyordu. Kadın şu cehennemi andıran kentin karmaşasında, başlarına geleceklerden habersiz (ki ben de habersizdim) yapayalnız bekleyen dostlarımı, arkaya hoyratça ittirip soluk soluğa oturmuştu. Durağın sürekli değişen yolcuları otobüsleri gelip gittikçe, kahramanlarım bir oraya bir buraya kayıyorlardı sıranın üstünde. Sonunda sırt çantalı öğrenciye benzeyen o kız, kalabalığın azaldığı sırada fark etti emanetimi. Kitabın unutulduğu, kimseye ait olmadığı belliydi. Hiç çekinmeden alıp karıştırmıştı sayfalarını. Hani neredeyse okumaya başlayacağı sırada, durağa yanaşan otobüsü görüp aceleyle çantasına atmıştı onu.

İşte bu coşkuyu bütünüyle tanımlamam olanaksız. Bizim bile severek yaşayabileceğimiz hayatları seçme şansımızın olmadığı dünyada, kitaplarımı onları sahiplenecek ellerle buluşturma çabam aslında içimi burkuyor, üzülüyorum. Belki de sevgili dostum Mujica ile beraber evrenin sonsuzluğunda dolaşan iki kuyruklu yıldızız biz. Hayallerimizi gerçeğe dönüştürünceye kadar boşluğun sonsuzluğunda gezinip duracağız. Gerçi Mujica daha şanslı. En azından ülkesinde dönüşümüne tanık olduğu önemli adımlar atmış. Yani benim kitaplarıma yaşamlarını sürdürebilecekleri sıcak yuvalar bulma derdimin çok ötesinde, somut girişimler bunlar. Ta firavunlardan günümüze değin bütün diktatörlerin, kendi yoksul halklarının boğazlarından keserek topladıkları vergilerle tapınaklar, saraylar kurduğu dünyamızda, derme çatma bir çiftlik evinde yaşama kararlılığı neyi nesidir? Ya da ‘’Azla yetindiğimiz için çoğu insandan daha az endişemiz var.’’ diyen bir devlet başkanının, binlerce dolar tutarındaki maaşının büyük kısmını gereksinmesi olanlara bağışlaması, üzerinde durmaya debelendiğimiz gezegenin değerleriyle örtüşüyor mu? Bu açıdan bakıldığında daha çok Mujica’nın görkemli parlaklığının peşine düşmüş, ondan yansıyanlarla ışıldamaya çalışan kendi halinde bir kuyruklu yıldızım ben. Kitaplarla tetiklenen, sonrasında katlanarak büyüyen biriktirmeme alışkanlığım, süreç ilerledikçe belki de Mujica’ya daha çok benzemeyi amaçlayan bir istekten öteye anlam taşımıyor. Ama yine de umutsuz değilim. Hele son bölüm oyununa odaklı tren yolculuğumun ardından ulaştığım noktayı düşünecek olursam, hiç de yabana atılmayacak bir yolu geride bıraktığımı apaçık görebiliyorum.

Ah, unutulmaz bir yolculuktu o.

 Ferhan Şaylıman

Devamını gör
OSHO'nun birkaç güzel sözü
  • 20.11.2017 12:11:05
  • 0 Yorum
  • 152

Hayat küçük şeyIerden oIuşur. Eğer sen seversen büyük oIurIar.

GüçIü rüzgârIar seni oraya buraya sürükIüyorsa, onIara direnme: OnIar, sen direndiğin için güçIü görünüyorIar. RahatIa ve bırak seni götürsünIer. OnIarIa git, bütün oIarak git.

Sen cevapIarı ezberIiyorsun ama hayat asIa aynı soruyu tekrarIamaz.

Aşk özgürIük verir. Eğer özgürIük ve aşka sahip oIursan başka şeye ihtiyacın kaImaz. EIde etmişsindir. Sana yaşam işte bunun için veriIdi.

Dünya bir gök kuşağı, zihin bir prizma ve varIık ise beyaz bir ışındır.

BiIgeIik kaIpten geIir. AkıIIa iIgisi yoktur. BiIgeIik, varIığının en derin noktasından çıkar. Kafaya ait değiIdir.

Aşkın seni harekete geçirdiği şekiIde hareket et.

AyrıIık kaçınıImaz bir sondur, kimse istemez ama gerekIidir. Çünkü hayat oIduğu gibidir; oIması gerektiği gibi değiI!

Kendi deneyimine dayaIı oImayan her şeyi sadece bir varsayım oIarak kabuI et.

Bir şeyi bastırırsan, o şey değerIi oIur. Daha fazIa bastırırsan, daha değerIi oIur. Bastırmazsan bütün değerini kaybeder.

Her zaman ne varsa onu gör. AceIe etme. Bir şeyi yanIış anIamaktansa anIamamak daha iyidir.

Sev ve daha derinden sev. Acı çek ve daha derinden acı çek. TümüyIe sev ve tümüyIe acı çek. Çünkü saf oImayan aItın, bu yoIIa ateşten geçerek saf aItına dönüşür.

Zekâ eIde ediIen bir şey değiIdir, o doğuştandır, o öze aittir, o hayatın yapıtaşıdır.

ÖnceIik sensin. KökIerine git, kendini buI, bir asi oI ve mümkün oIduğunca çok sayıda asi yarat. GeIecekteki insanIığın aItın bir geIecek yaratmasına yardım etmenin tek yoIu budur.

AnIamak özgürIeşmektir. Gerçek asi, bir savaşçı değiIdir; o, anIayış sahibi bir insandır.

Kendini kabuI ettiğin an güzeIIeşirsin. Kendi bedeninden keyif aIdığında başkaIarına da keyif verirsin. Pek çok insan sana âşık oIacaktır. Çünkü sen kendine âşıksın.

Zekâ eIde ediIen bir şey değiIdir, o doğuştandır, o öze aittir, o hayatın yapıtaşıdır.

Kadın ve erkek, insanIığın tamamen farkIı iki kategorisidir. KıyasIanamazIar. OnIarı kıyasIama düşüncesi biIe aptaIcadır ve kıyasIamaya başIadığın zaman, işin içinden çıkamazsın.

Birisinin hatası için kendini cezaIandırmak aptaIcadır.

Sevgide minnettarIık, sevecenIik ve birIik duygusu vardır. Eğer bu üç duyguyu da hissediyorsan, seviyorsun demektir.

İnsanIar bir şeyi anIamadıkIarında yanIış anIamaya başIarIar.

kaynak:guzelsozler

Devamını gör
Goethe- Yaşamımdan Şiir ve Hakikat
  • 16.11.2017 12:13:36
  • 0 Yorum
  • 180

Hani Murat Menteş diyor ya; "Hayatım bir film olsaydı, izlerken ya uyuya kalır ya da yarısında çıkardım", Goethe'nin otobiyografisi olan bu eseri de öyle olmuş. Ama bu kitabın kötü olduğu anlamına gelmiyor. Sadece belli bir süre sonra ilginçliğini kaybediyor ve düz ilerliyor. Fakat Goethe'nin hayatı, yaşadığı dönem ve bu dönemin önemli karakterleri hakkında inanılmaz detaylı bilgi verdiğini belirtmeliyim.


Goethe, hatırladığı ilk anılarından başlayarak, detaylardan kaçınmayarak ve aldığı dersleri de ilave ederek -kitabı bitiremediğimden nereye kadar olduğunu bilemiyorum- hayatını anlatıyor. Küçük Goethe'yi, çocukluğunun geçtiği yerleri ve çocukluk arkadaşlarını biz okuyucularına tanıtıyor. Detaylı bir şekilde annesini ve babasını tanımlıyor. Özellikle savaş yıllarında evlerinde yaşananlardan bahsederken babasının karakteri üzerine eğiliyor. İştahını kaçıran ve hayat pırıltısını kaybettiren ilk büyük aşkı Gretchen ile tanışmasını, konuşmasını ve sonra nasıl ayrıldığını ve bu ayrılışın kendisindeki yıkımı yazıya döküyor. Eğitim ve öğretimini, okuduğu kitaplardan yazdıkları hakkında aldığı geri bildirimlere kadar önemli gördüğü hiçbir detayı atlamadan uzun uzadıya, "la çok anlattık ya" demeden okuyucuyu yormak istercesine yazmış.

Ve tüm bunlar ışığında Faust'un altyapısını çıplak gözle görecek dereceye yükselebiliyoruz. Aşağıda göreceğiniz kitaptan alıntılardan dolayı aslında bu yazının başlığını çok kolaylıkla "Goethe'den Özlü Sözler" koyabilirdim..
Goethe'nin hayatında dikkatimi çeken özellikler:

-Anlattığı kız arkadaşlarının sayısına ve yaşadıklarına bakarsak zamanında çapkınlığın en öndeki safında yer almış.
-Shakespeare ve Rousseau inanılmaz derecede düşünce dünyasını etkilemiş. Ayrıca Yunan mitolojisi, fikirlerinin temelini besliyor. Bunlara resim sanatı da destek olmuş. Çok genç yaşlarda şiir ve roman yazdığı gibi resimler de yapmış.
-İlginç şekilde özellikle kitabın başlarında birinci tekil şahıs ağzıyla anlatırken yer yer kendisini "erkek çocuk" diye betimleyerek anlatımına devam ediyor.
-İncil'e inanılmaz hakim. Geçen olayları en detayına kadar biliyor. Ayrıca diğer ilgi alanları da kendisini daha da geliştirmesine yardımcı olmuş.

kaynak: edebibilgi

Devamını gör
Fecr-i Âti’nin Bilinmeyen Romancıs
  • 14.11.2017 11:41:40
  • 0 Yorum
  • 169

CEMİL SÜLEYMAN (ALYANAKOĞLU) (1886-1940)

Fecr-i Âti Topluluğu bir çok gencin bir araya gelerek bir heyecan ve şevkle oluşturdukları bir topluluktu. Kısa soluklu bir edebiyat meydana getiren bu genç şair ve yazarların bir kısmı daha sonra Türk edebiyatının önemli isimlerinden olacaklardı. (Yakup Kadri, Ahmet Haşim, Refik Halit, Ali Canip gibi) Bunların arasında güçlü ve sanatkârane yazıları olmasına rağmen edebiyat dünyasında unutulmaya yüz tutmuş olanlar da vardır. Bunlardan biri de Cemil Süleyman’dır. Siyah Gözler romanı ile romancılık sahasında kendini kanıtlayan Cemil Süleyman, mesleğinin bir cilvesi olarak çeşitli Arap diyarlarında en zorlu görevlere gönderilmesi sebebiyledir ki yazı hayatında kesintiler meydana gelmiştir. Ancak yazdığı roman ve hikâyelerle edebiyat dünyamızda unutulmayı hak etmeyen sanatçılarımızdandır. Kendisi hakkında yazılmış bir biyografi kitabından hareketle Cemil Süleyman ile ilgili pek fazla bilinmeyenlere ışık tutmaya çalıştık.

Cemil Süleyman 24 Şubat 1302 (1886)’de İstanbul’da doğdu. Tam adı Mehmet Cemil Süleyman’dır. Babası Alyanak Mustafa paşa’nın oğlu Kaymakam Süleyman Bey, annesi ise Refika Hanım’dır. İstanbul’da ilkokula başlayan Cemil Süleyman babasının Arap diyarlarına sürgün edilmesi dolayısıyla Beyrut, Halep ve Sidon’da bulundu. Yer değiştirmeler sebebiyle düzenli bir eğitim göremeyen Cemil Süleyman babasının tuttuğu özel hocalar sayesinde eğitimini tamamlamaya çalıştı. 1903’te Halep İdadisi’nden mezun oldu. Tıp tahsili için İskenderun’dan Beyrut’ a gitti ve Amerikan Üniversitesi Tıp Fakültesi hazırlık sınıfında okudu. İstanbul’da tıp tahsiline devam eden Cemil Süleyman 1906’da tahsilini tamamlamıştır. Edebiyat ve sanatın diğer kollarıyla da ilgilenen Cemil Süleyman 1908’de ilan edilen Meşrutiyet’in estirdiği özgürlük havasının da etkisiyle yazılarına hız verir ve yazdığı hikâyelerle edebiyat dünyasında tanınmaya başlar.

1909’da kurulan Fecr-i Âtî topluluğuna katılmış ve hikayeleri Servet-i Fünûn dergisinde yayımlanmaya başlamıştır. Balkan Savaşları sırasında Bulgaristan’a gitmiş daha sonra Hicaz’da çıkan salgın hastalık sebebiyle Arabistan’a gönderilmiştir. Sürekli cephelerde görevlendirilmesi sebebiyle 1909-1913 yılları arasında yazı hayatında kazandığı şöhreti yavaş yavaş unutuluyordu. 1914-1918 yılları arasında Şam, Amman gibi Arap bölgelerinde tabip olarak çalışmış ve 1918’de Tabip Yüzbaşı rütbesiyle terhis edilmiştir. Harp yıllarında iki yara alan Cemil Süleyman Harp Madalyası ve Demir Salip Nişanı ile ödüllendirilmiştir. Kurtuluş Savaşı yıllarında Antalya Sıhhiye Müdürü olarak çalışmış, Mart 1923’te, Çanakkale ardından 1925’te Samsun Sıhhiye Müdürlüklerinde bulunmuştur. Doktor Cemil Süleyman 1927 yılında hükûmetin izniyle yurt dışına çıktı. 1931 yılına kadar Antakya’da ( Hatay o zaman ülkemiz sınırları içinde değil), 1934 yılına kadar Hicaz’da bulundu. Aynı yıl içinde İstanbul’a döndü.

Ömrünün yirmi yedi yılı gurbette geçen Cemil Süleyman memlekete döndüğünde Soyadı Kanunu’nun gereği olarak “Alyanakoğlu” soyadını aldı. Memlekette dönüşünün akabinde çeşitli gemi ve vapurlarda doktorluk yaptı. 1937’de geçirdiği bir kaza sonucu yaralanan bacağı diz kapağı altından kesildi. Bundan sonra sürekli rahatsızlanan Cemil Süleyman bir ara tedavi için Almanya’yagidip geldi. 30 Nisan 1940’ta Cerrahpaşa Hastanesi’nde vefat etti.

 

kaynak:edebice

Devamını gör
Elif Şafak Havva'nın Üç Kızı
  • 11.11.2017 11:37:56
  • 0 Yorum
  • 158

Uluslararası alanda tanınmış ve eserleri birçok dilde çok satan Türk kadın yazar Elif Şafak'ın son eseri olan Havva'nın Üç Kızı, yayımlandığı günden bu yana geçen kısacık zaman diliminde çok ses getirdi. Elif Şafak bir söyleşisinde bu hikayeyi içinde biriktirdiğini, daha fazla içinde tutamayacağını ve bu nedenle yazdığını belirtiyor. Aynı zamanda kitabı İngilizce yazıp, dilimize çevrildikten sonra tekrar düzenlediğini de ekliyor.

Edebiyat gündemine adeta bomba gibi düşen bu romanda, Elif Şafak birbirinden oldukça farklı olan üç genç kızın hikayesini anlatıyor. Münkir, mümin ve mütereddit.. Şirin, Mona ve Peri.. Peri'nin 1980-2016 yılları arasını kapsayan hayat hikayesi üzerinden ülkemizin problemleri, insanların arada kalmışlıkları, hüzünleri, korkuları mercek altına alınıyor.

Kitap, Peri'nin çocukluk dönemi ile başlar. Ana karakter olan Nazperi Nalbantoğlu, iki abisi, annesi ve babası ile birlikte yaşayan küçük bir kız çocuğudur. Ailenin en küçüğüdür ve uzun bir aradan sonra olduğu için de ailede en çok ilgi gören birey olmuştur hep. Nalbantoğlu ailesi Peri'nin kendini bildiğinden beri hep zıtlıklara, tartışmalara, gerek siyasi, gerek dini, gerekse felsefi görüş ayrılıklarına şahit olmuştur. Peri'nin büyük ağabeyi solcu ve marksist, küçük ağabeyi aşırı milliyetçi, babası Kemalist ve açık görüşlü, eğitime ve aydınlanmaya önem veren, annesi ise dindar, tesettürlü ve bağnaz bir kadındır. Peri ise tüm bu görüş ayrılıklarının ortasında, ne yapması gerektiğini bilmeyerek sürekli arada kalarak ve bu nedenle de kendini sürekli okumaya vererek tüm çocukluğunu geçirmiştir. Çocukluğu ve gençliği boyunca annesi ile babasının dinmek bilmeyen tartışmalarına şahit olmuş, büyük ağabeyisi Umut'un hapise atılmasıyla sarsılmış, hep arada kalmış fakat her zaman babasına daha yakın ve yatkın olmuştur. Her akşam babasının rakı sofrasında onunla oturmuş, susarak babasının gittikçe yalnızlaşan sofrasında ona destek olmuştur. Oldukça karışık bir iç dünyası vardır ve kendini kitaplara verdiğinden başarılı bir öğrenci olmuştur. Liseyi birincilikle bitirir ve babasının da desteğiyle yabancı üniversitelere başvuru yapar. Tabi bunların hiçbirinden annesinin haberi yoktur. Kadın tek kızının Oxford'a girmeye hak kazandığını ve İngiltere'de okuyacağını duyduğunda hem sevinir, hem de endişelenir. Hem kızıyla gurur duymakta hem de ailesinden uzakta, tek başına ve annesinin korumasından uzakta yıllar geçireceği için endişelidir. Fakat kızının eğitimi uğruna içi elvermese de ses çıkarmaz. Böylece Peri'nin hayatını tümden sarsacak olan Oxford hayatı başlar.

Üniversiteye başladığında, Peri kendini yetersiz hisseder ve bunca kendinden emin, başarılı öğrenci arasında, arada kalmış, güvensiz bir şekilde bir başına kalakalır. Kendini biraz olsun iyi hissetmesini sağlayan tek kişi kaldığı yurtta bitişiğindeki odada kalan İranlı kız Şirin olur. Şirin oldukça aşırı bir kızdır. Küçükken ailesiyle birlikte İran'dan kaçıp senelerce sürgün hayatı yaşamış, sonunda İngiltere'ye yerleşmişlerdir. Şirin ateisttir ve Peri'nin hayatında renkli kişiliği ve kendinden eminliğiyle önemli bir yer kaplayacaktır sonraları. Peri Oxford'daki ilk döneminde alacağı dersleri seçerken Şirin ona bir öneride bulunur. Kendisinin de geçen dönem aldığı 'Tanrı' dersini almasını önerir. Peri bu tuhaf ders adı karşısında oldukça şaşırır, fakat Şirin dersin hocası olan Profesör Azur'dan bahsettikçe merakı depreşir ve dersi almaya karar verir. Şirin, henüz ne yaptığından, hem kendi hayatında hem de Peri'nin hayatında ne gibi sarsıntılara yol açacağından habersizdir.

 

kaynak:artfuliving

Devamını gör
En İyi 10 Shakespeare Uyarlaması
  • 10.11.2017 13:41:35
  • 0 Yorum
  • 152

“Shakespeare’in yaşamı, düşünceli akan, ışıltılı Avon nehri yakınında başladı. Nehir bugün Stratford’da Shakespeare’in gömülü olduğu Holy Trinity kişisesinin yanından geçer ve oyunlarının dünyanın tüm uluslarından insanlarca dinlendiği ve seyredildiği tiyatronun duvarlarının dibinden akar gider.” Venedik Taciri, Julius Caesar, On İkinci Gece, Romeo ve Juliet, Hamlet, Macbeth, Ophelia… Saymakla bitmeyecek ve güzelliğiyle başarısı tanımlanamayacak eserler veren Shakespeare’in edebiyat üzerindeki bu gücü, sinemaya da yansıdı. Shakespeare’in birçok eseri sinemaya uyarlandı ve hatta birçoğu tekrar tekrar uyarlandı ve uyarlanmaya da devam edecek. Çünkü Shakespeare’in eserlerinin zamansızlığı bizim zaman algımıza her geçen gün karşı koyuyor ve gün geçtikçe daha güçlü ve daha etkili hale geliyor. Bu sebeple Shakespeare’in sinemadaki yansımalarını daha net görebilmek amacıyla En İyi 10 Shakespeare uyarlamasını sizler için derledik.

1- 1948 yapımı Hamlet, Yönetmen: Laurence Oliver
2- 1953 yapımı Kiss Me Kate, Yönetmen: Cole Porter
3- 1956 yapımı Forbidden Planet, Yönetmen: M. Wicox
4- 1957 yapımı Throne Of Blood, Yönetmen: l. Kurosawa
5- 1961 yapımı West Side Story, Yönetmen: Robert Wise ve Jerome Robbins
6- 1968 yapımı Romeo And Juliet, Yönetmen: Franco Zeffirelli
7- 1989 yapımı Henry V, Yönetmen: Kenneth Branagh
8- 1995 yapımı Othello, Yönetmen: Oliver Parker
9- 1995 yapımı Richard III, Yönetmen: Richard Loncraine
10- 2015 yapımı Macbeth, Yönetmen: Kurzel

kaynak: listelist

Devamını gör
Kafka Ve Oyuncak Bebek hikayesi
  • 10.11.2017 13:38:48
  • 0 Yorum
  • 159

Hikayeye göre günün birinde Franz Kafka rutin yürüyüşlerini yaptığı parkta küçük bir kıza rastlamış. Kız ağlıyormuş. Oyuncak bebeğini kaybetmiş ve bu onu oldukça üzmüş.

Kafka bebeği onun yerine aramayı önermiş ve ertesi gün aynı noktada buluşmak üzere sözleşmişler. Bebeği bulamaması üzerine Kafka küçük kıza bebeğin ağzından bir mektup yazmış ve buluştuklarında kendisine okumuş:

“Lütfen benim için kederlenme, dünyayı görmek için uzun bir yolculuğa çıktım. Sana başımdan geçenleri anlatacağım.” Bu birçok mektubun ilkiymiş. Kafka küçük kızla her buluştuğunda sevgili oyuncak bebeğin hayali maceralarını özenle yazdığı mektuplardan ona okurmuş. Küçük kız da bu şekilde avunurmuş.

Derken gün gelmiş, görüşmelerin artık sonu gelmiş. Kafka son görüşmede küçük kıza bir oyuncak bebek getirmiş. Küçük kız, aslından oldukça farklı olan oyuncak bebeğe şaşkınlıkla bakakalmış. Bebeğe iliştirilmiş bir not küçük kızın şaşkınlığını gidermiş: “yolculuğum beni çok değiştirdi…”

Uzun yıllar sonra, artık bir yetişkin olmuş olan küçük kızımız, gözü gibi baktığı bebeğinin, gözünden kaçırdığı bir çatlağının içine sıkıştırılmış bir mektup bulur. Kısaca şöyle yazmaktadır: “Sevdiğin her şeyi er ya da geç kaybedeceksin, ama sonunda sevgi başka bir surette geri dönecek.”

kaynak: kidim2013

Devamını gör
Harry Potter Hakkında Bir Kaç Tuhaf Bilgi
  • 9.11.2017 15:24:38
  • 0 Yorum
  • 176

Yaşayan herkesin en az bir kez izlediği seri Harry Potter. Müthiş yankı uyandırmış ve yazarını bir servet sahibi yapmıştı. peki ya hakkında bilinmeyenler?

1- Harry Potter’ın yazarı J. K. Rowling, son kitabın final bölümünü serinin ilk kitabı yayınlanmadan 7 yıl önce, 1990 yılında yazmıştı.

2- Dünya hızlı okuma şampiyonu Anne Jones, 607 sayfalık son Harry Potter kitabının tamamını sadece 47 dakikada okudu.
Anne-Jones

3- Harry Potter’ın ilk filminden itibaren Daniel Radcliff’in dublörlüğünü yapan jimnastikçi David Holmes, serinin son filmi olan Ölüm Yadigarları’nın çekiminde geçirdiği kazadan sonra felç kaldı.

4- Harry Potter kitaplarının yazarı J. K. Rowling, kitapların satışıyla milyarder oldu. Ancak o kadar çok bağış yaptı ki artık o bir milyarder değil. Ama merak etmeyin hala çok zengin.

5- Harry Potter kitapları hemen hemen dünyanın bütün dillerine çevrildi. Öyle ki ABD’li okuyucular daha rahat okusun diye kitaplar İngiliz İngilizcesinden Amerikan İngilizcesi’ne bile çevrildi. Hemen söylemek gerek ki ABD İngilizcesi ile İngiliz İngilizcesi arasındaki fark, yok denecek kadar az.

6- Popun merhum kralı Michael Jackson Harry Potter’ın müzikalini yapmak istiyordu, ancak serinin yaratıcısı J. K. Rowling buna izin vermedi.

7- Yazar J.K. Rowling ile Harry Potter’ın doğum günleri aynıdır.

8- Harry Potter kitapları 20. Yüzyıl’ın en çok yasaklanan kitapları arasında yer alır. 21. Yüzyıl’da da en çok yasaklananlar arasında olması ihtimali son derece yüksek.

9- Yönetmen Steven Spielberg, Harry Potter filmlerini yönetmesi teklifini geri çevirmiş. Geri çevirme nedeni ise bu filmleri çekmenin kendisi için aşırı kolay olacağını düşünmesiymiş.

10- J.K. Rowling, serinin bazı önemli karakterleri için düşündüğü isimleri sonradan değiştirmiş. Örneğin Hermione Granger için Hermione Puckle adını düşünmüş ama değiştirmiş. Neville Longbottom’ın soyadı ise Puff’muş.

11- Latince bir ifade olan “expecto patronum” aslında, “savunucuları bekliyorum” gibi bir anlama geliyor.

12- Rowling, Harry Potter’ın sadık baykuşu Hedwig’in adını Hıristiyan Azizleri Kitabı’ndan bulmuş.

13- Dumbledore öldüğünde 150 yaşındaymış.

14- Malfoyların soyadları, Latince “maleficus” kelimesinden türetilmiş. Maleficus, Latince’de şeytan demek.

15- Ruh emiciler aslında Yazar Rowling’in kişisel depresyon deneyimlerinin bir dışavurumuymuş.

16- Rowling, Ron’u serinin ortasında bir yerlerde öldürmeyi ciddi ciddi düşünmüş. Tabi sonra bundan vazgeçmiş. Bi J.R.R Martin değilmiş!

17- Harry Potter aleminde toplam 300.000-1.000.000 arasında cadı yaşadığı tahmin ediliyor.

18- Seri ile ilgili en ilginç ve belki de en merak edilen nokta Harry Potter’ın gözlüklü olması meselesi. Harry Potter neden gözlüklü? Yanıt aslında basit: Rowling, Harry’yi gözlüklü yapmasının nedenin Harry’nin kırılgan ve incinebilir yapısını okuyucuya her zaman hatırlatmak olduğunu açıklamış.

19- Voldemort öldüğünde 71 yaşındaymış. Genç gitmiş.

20-Dünya üzerinde her 30 saniyede bir, yeni birileri Harry Potter okumaya başlıyor.

Devamını gör
2 Şair 1 Kavga
  • 8.11.2017 11:02:47
  • 0 Yorum
  • 167

Edebiyat tarihi de, tıpkı devletler tarihi kadar karmaşık savaşlarla doludur. Aynı kadını seven ya da kafiye için yaratılan savaşlar kelime kılıçlarıyla birer birer kalplere saplanarak yeni heyecanlı kanamalarla, geçmişin tozlu raflarında birer anı olarak kaldılar. Bu anılar bizler için büyük yaradılışlara, muazzam edebi eserlere meyil verdiler.

Aynı yıllarda yapıt vermiş şairler arasında tartışma, birbirine sataşma, amansız polemiklere girişme geleneği Türk edebiyatında neredeyse her dönemde görülmektedir. Tanzimat’ın ilk kuşağı içinde Namık Kemal-Ziya Paşa, ikinci kuşakta Recaizade Mahmut Ekrem-Muallim Naci, Servet-i Fünun yıllarında Ahmet Mithat-Cenap Şahabettin, Cumhuriyet döneminde Peyami Safa-Necip Fazıl, Peyami Safa-Nâzım Hikmet tartışmaları akla ilk gelenler arasındadır. Bu kavgaların bazıları edebiyat görüşlerine dayanırken bazıları ya siyasal eğilimlerden ya da tamamen kişisel nedenlerden kaynaklanır. Bazen de Peyami Safa-Necip Fazıl arasındakinde olduğu gibi intihal (çalıntı) meselesi tartışmaya yol açabilmektedir.

Tartışmalar sadece yazarlar-şairler arasında değil, bazen de yazar-şairlerle okuyucular ya da izlerçevre arasında cereyan etmiştir. Ahmet Haşim çevresinde cereyan eden tartışmalarda bu durumu görebilmekteyiz.

İkisi de edebiyat dünyasından ve birbirlerini tanımaktan uzaktır.
Yahya Kemal’in, Haşim’in şiirleri üzerindeki somut eleştirilerini ve tamirat çabasının örneklerini yine Uysal’ın söyleşisinde buluyoruz: “Ahmet Haşim de evvela Servet-i Fünun’u taklit etmiştir. ‘Firaz-ı zirve-i’ vs. der. Sonraları benim şiirimin dili ile değişip: ‘Bir kuş düşünür bu bahçelerde’ dedi. Sayemde bizim lisanımızda sade Türkçe söylemeyi anladı. Fakat asıl mesele Türkçenin estetiğini bulmakta idi. İşte Haşim buna erişemedi. ‘Zannetme ki güldür ne de lâle’ yanlıştır. ‘Zannetme ki güldür yahut lâledir’ doğrudur. Sonra: ‘Âteş doludur’ diyor. Ateşte imale yapılmaz. Üstelik ateş olan şey tutulmaz. Dokunulur ve hemen el çekilir. ‘Gülgûn’ da dememeliydi. Bu kelime divan dilinde var. Bizim lisana aklı erseydi, ‘Piyale’yi:

        Gül rengine aldanma yanarsın
        El sürme ateştir bu piyale


gibi bir söyleyişle söylerdi… Sonra eski dilde anınçün, bundan dolayı demektir. Yeni lisanda efgan yoktur. Şöyle demeliydi:

        Aksetmede sevda gecesinden
        Baştanbaşa feryad ile nâle


Elbette ki bizde de, Fransız münekkitleri gibi mısralara bakan hocalar ve münekkitler yetişip, bu huşulara dikkat edeceklerdir… Sonra Haşim, ‘Merdiven’de: ‘Eğilmiş arza’ diyor. Arza eğilmiş, denmez. Yere eğilmiş denir. Piyale, Bülbül, Merdiven hep bizim lisanla. Niye ‘O Belde’yi bizim lisanla söylemedi? Çünkü Yahya Kemal o zaman Paris’ten gelmemişti. Şair heyecanlanmış ve sinirlenmişti. Kendisinden başka bir şairin şiiri de çok sevilecek diye ödü kopardı. Hatta bir defa: ‘Acaba bu hafta öğrencilere Haşim’in hangi şiirlerini okutsam?’ demiştim… Birden yüzü karışıp: ‘O şiirden ne anlar ki çocukların zihnini o saçma sapan şeylerle yoracaksın.’ diye çıkışmıştı.” (Uysal, age, ss. 200-201)
Benzeri ifadeleri bir başka çalışmada da görebiliyoruz. Haşim ve Yahya Kemal hakkındaki güvenilir kaynaklardan olan, Abdülhak Şinasi Hisar’ın kitabında Yahya Kemal’in Haşim hakkındaki eleştirileri epeyce yer tutmaktadır. Haşim’in Göl Saatleri kitabı hakkında övgü dolu bir makale kaleme alan Hisar bu dönemde olan biteni kısaca şöyle aktarır: “Makalenin (Hisar’ın Göl Saatleri hakkındaki yazısı) yazıldığı zamanlarda Haşim’le Yahya Kemal’in araları hiç bozulmamıştı. Yahya Kemal, ‘Melâli anlamayan nesle aşina değiliz diyen Haşim büyük bir şairdir!’ demişti. Senelerden sonra Yahya Kemal, Ahmet Haşim için “Hiç şair değildir’ deyince, bu eski sözünü hatırlatmak istedim. Kendisi, ‘Fikrimi değiştirdim.’ diyebilirdi. Halbuki, ‘Hayır, ben böyle bir şey söylemedim!’ diye inkâr etti.” (Abdülhak Şinasi Hisar, Ahmet Haşim Şiiri ve Hayatı, Hilmi Kit., İstanbul 1963, ss. 43-44)

kaynak:artfuliving

Devamını gör
İlahi Nizam Ve Kainat Hakkında
  • 1.11.2017 12:36:19
  • 0 Yorum
  • 156

Bedri Ruhselman 50 yıl kasada saklanan kitabıyla, bir kaç yıl evvel edebiyat dünyasına bomba gibi düşmüştü hatırlarsanız. Öldükten sonra dahi bizi etkilemeye başaran, kitabın içeriği ile aklımızı almayı ve ezoterik felsefeyi, spiritüel akımı yeniden canlandıran ilahi nizam ve kainat ile ilgili bu yazıyı okuyarak yeni bir soluk alabilirsiniz.

Bu uzun soluklu yazımda Bedri Ruhselman'ın derlediği "İlahi Nizam ve Kainat" isimli eseri inceleyip kendimce artılarıyla eksileriyle objektif olarak değerlendirmeye çalışacağım. Bunu yaparken genel olarak "ruhçuluk" akımından da bahsedeceğim ve yazım hem esere hem de genel olarak ruhçuluğa yönelik, bu ikisini aynı anda kapsar tarzda olacak. Konu aslında epey geniş olduğundan ve farklı alt dallara, alt alanlara uzandığından araştırdıkça ve konuyla ilgili yeni bilgilere ulaştıkça yazımı güncelleyeceğim. 

Öncelikle,  nedir bu "İlahi Nizam ve Kainat" kitabı? 

1959 yılında, “Önder planı” denilen, “ünite birliği”nde (evrenin son noktasındaki ya da aşamasındaki birlik. "noktasındaki" ifadesi sembolik) bulunan çok yüksek seviyedeki vazifeli varlıklardan alındığı iddia edilen ve tam 54 yıl sonra, 2013’te, “zamanı geldiği” için yayımlanan eser, Türkiye’deki ruhçuluğun ulaştığı en son noktayı ifade eder. Kitap, dünyanın içinde bulunduğu devrenin sonuna ("kıyamet"e) doğru  insanlığa verilmiş olduğunu söyler ve insanın tekamülü için en gelişmiş spiritüel bilgileri barındırdığı iddiasında olan ciddi bir eserdir. Kitabın gerçekten de vizyon ve kapsam olarak önemli bir eser olduğuna katılıyorum.,



Eser, Bedri Ruhselman’ın daha önce kaleme aldığı kitaplarındaki fikirleri çoğunlukla olduğu gibi yansıtır. Aslında Ruhselman'ın önceki kitaplarını (Özellikle 1946 yılında tamamlayıp yayımladığı hacimli eseri "Ruh ve Kainat" isimli kitabını)  ve dergilerde yazdıklarını okumuş bir insan için İlahi Nizam ve Kainat kitabında orijinal ya da yeni az şey vardır diyebilirim. Nedir bunlardan en çok göze çarpanları? Kendisinin daha önceki kitaplarında ilke olarak kabul ettiği, açıkladığı ancak adlandırmasını yapmadığı "varlık" kavramı ve en önemlisi kitabın son bölümündeki, daha önce bahsetmediği kıyamet öğretisi / öngörüleri ve bunların mekanizmaları. Bence "İlahi Nizam ve Kainat" kitabının 54 yıl bekletilmesinin esas sebebi işte kitabın bu son bölümünde yazılanların,  pek çok insan için "şok edici" bir etkisinin olabileceği düşüncesidir. Yoksa kitaptaki diğer bilgilerin, bazı konularda biraz daha ayrıntıya girilmiş olsa bile, Ruhselman'ın önceki kitaplarında ve yazılarında söylenen şeylerin üç aşağı beş yukarı aynıları olduğunu söyleyebilirim. Tabi yazımda daha sonraki bölümlerde göreceğimiz gibi, daha önce söylenen şeylerle, alınan tebliğlerle tamamen çelişen kısımlar da var. Bu kısımların, ana temayı "Kıyamet öğretisi" ile uyumlu hale getirmek için değiştirildiğini düşünüyorum. (Yeni eser ve eskileri arasında, örneğin güneş sistemimizde dünyadakinden daha gelişmiş / tekamül etmiş varlıklar var mı yok mu çelişkisi bunlardan biridir. Sonraki bölümde buna değineceğim)


Kitap ve genel olarak ruhçuluk hakkındaki değerlendirmemden önce, Ruhselman'ın ve İlahi Nizam ve Kainat'ın görüşlerini inceleyelim:

Ruhselman'a göre “Allah” sonsuz güçlüdür, mutlaktır, kendisine hiçbir sıfat dahi verilemez. (Ruhselman'ın "Allah" isimli kitabında Kur'an'da Allah için adı geçen sıfatların aslında "sıfat" değil de "isim" olduğu iddia edilir.) O, ulaşılmazların ulaşılmazıdır. O’nun hakkında en ufak bir bilgimiz, hatta sezgimiz dahi olamaz denir. Allah, “başlangıçta” sonsuz evren/madde cevherlerini ve sonsuz sayıda ruhları yaratmıştır. (Nedeni belirtilmiyor) Ancak yarattıkları bunlarla sınırlı değildir. Bunlardan başka pek çok şey de yaratmıştır ancak “biz bunları asla bilemeyiz” hatta “bunlar hakkında en ufak bir sezgimiz dahi olamaz” denilir. Allah, sonsuz sayıda ruhu ve madde cevherlerini her ne kadar bizzat kendisi yaratmış olsa da, her nedense,  ruhlar, madde ve Allah arasında mutlak bir ulaşılmazlık ve erişilmezlik vardır. Dolayısıyla bu gerçeklikler arasında ontolojik açıdan da mutlak bir farklılık, ayrılık mevcuttur. (Dolayısıyla Ruhselman ve kitapları, "külli ruh" "cüz-i ruh" "Allah bir okyanus biz ondan birer damla" gibi benzetmeleri asla kabul etmez ve bu tip görüşlere şiddetle karşı çıkar.) Yine bu ayrılığa bağlı olarak,  bu gerçeklikler arasında doğrudan bir iletişim, etkileşim dahi mümkün değildir. Yani bir ruh, ne kadar tekamül etmiş olursa olsun ne Allah ile doğrudan iletişim / etkileşim kurabilir ne de maddeyle.  Bu gerçeklikler arasındaki etkileşim hep çeşitli aracılar sayesinde mümkün olur.



Yaratılan sonsuz sayıda ruh, tekamüle muhtaç ve “görgüsüz” diğer bir deyişle cahil olarak yaratılmıştır. (Yine nedeni belirtilmiyor) Bu sonsuz sayıda ruhların tekamül etmeye, bilgilenmeye, görgülenmeye ihtiyaçları vardır. Bu “tekamül etme” ise ancak maddi cevherlerle içli dışlı olarak, maddenin olanakları kullanılarak, çeşitli realiteler içinde maddeyle, diğer canlılarla insanlarla, doğayla sonsuz çeşitlilikte ilişkiler kurarak, yaşayarak, sonsuz çeşitlilikte iyi-kötü deneyimlerle...vs olur. Ancak kitaba göre, ruhların tekamülü sonsuzdur. Yani ulaşılacak bir “varış noktası” yoktur. Burada savunulan diğer bir görüş de, mistik felsefelerin ve tasavvufi görüşlerin aksine, ruhların ne kadar tekamül ederlerse etsinler asla Allah’a ulaşamayacaklarıdır. Hatta ruhlar ne kadar tekamül ederse etsin, Allah’a ulaşmak şöyle dursun, “Allah” hakkında asla bir sezgiye dahi hiçbir zaman ulaşamayacaklardır.

 

kaynak: mistikfelsefe.blogspot

Devamını gör
Bir Göl Şairi: Milo De Angelis
  • 31.10.2017 10:27:59
  • 0 Yorum
  • 187

Milo De Angelis ile ufak bir söyleşi.

Şiirle ilk tanışmanız nasıl oldu ve sizi en iyi yansıtan sanat biçimi olduğuna nasıl karar verdiniz?

Çocukken, hiçbir şeyi hatta anneme, babama bile bir önceki gün olanları doğru düzgün, sırasıyla anlatmayı beceremezdim. Bir anda duraksar, olayların seyrini anlatmaktan çok bir ayrıntının, bir ismin, bir sözcüğün üstünde gereğinden fazla takılır kalırdım. Beni dinleyen şaşkın bir biçimde bakakalırdı. Ne olduğunu öğrenmek ister ama olanları benim anlatımımdan dolayı anlayamazdı. Geriye, parçalar, ayrıntılar, bütünü olmayan tek tek yaşanmış kareler kalırdı ve belki de, olayları olduğu gibi anlatmakta gösterdiğim bu yeteneksizlik, şiirselliğin hemen yanı başındaki o bölgeyi, sanki taş devri resimlerini ya da çizimlerini çözmeye yarayan bir anahtar gibi, açmayla sonlanmıştı... 

Somiglianze (Benzeşmeler) kitabınızdan başlayarak Incontri e agguati (Karşılaşmalar ve Kutlamalar) kitabınıza ve bugüne değin, şiirinizdeki kırılma noktaları nelerdir? Bu anlamda onun temel yapısının değişken ve atıl öğelerine nasıl bakıyorsunuz?

Marina Cvetaeva; nehir ve göl yazarlarından bahseder. Nehir yazarları doğal olarak akar, değişik toprakları sular ve adeta bir nehir gibi yollarını bulurken yön değiştirirler. Oysa göl yazarları sürekli aynı yerlerde dolanırlar, tutkuludurlar ve yalnızca - aşağıda, gölün ortasında parıldayan- iki ya da üç ana konuları vardır. Sürekli bu ana konuların etrafında dönüp dururlar. Her yapıtları, hep o gölün kıyısındaki değişik bir duruş, değişik bir bakış açısıdır... 

O zaman sizin için bir “göl” yazarı diyebiliriz?

Elbette.

Peki ya şiirinizi politik ve dini açıdan nasıl gözlemliyorsunuz?

Bir göl yazarı olarak, tutkulu ve şiirin ana örneklerine sıkı sıkıya bağlı olmama rağmen politikayla ilgim en alt düzeydedir. Değişimin yüzeyinin altında bulunan ve sürekli değişmez kalanı görmeye çalışırım. Durağanın macerasını tamamlıyorum ve benim değişmezim ki hep var olmasına ve haykırmasına rağmen kesinlikle dinle ilgili değildir.

Ya Doğu’nun şiiri? Bugün ya da geçmişte sizi nasıl etkiledi, etkiliyor?

Hint geleneğinin büyük destanlarını çalıştım ve çevirdim. Ramayana ve Mahabharata... Tagor'u, Aurobindo ve Krişnamurti'yi sürekli okurum. Hinduizmle bağım derindir. 

O zaman son olarak şunu sorayım. Bütün bunlar bugünkü İtalyan şiirinde nasıl yankı buldu?

İtalyan şiirine; bir dik atılım, bir derinlik, yaşamın daha loş, daha bilinmeyen alanlarına hızlı bir dalış vermeye çalıştım...

Devamını gör
Nazım Hikmet: Öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı
  • 27.10.2017 12:27:08
  • 0 Yorum
  • 167

Nazım Hikmet, kendini adadığı işçi sınıfının kurtuluş mücadelesi uğruna mahpusa düşmeyi göze aldı. İlhamını Ekim Devriminden, dayanağını Marksizm’den aldığı mücadelesini yalnız kağıt üzerinde bırakmadı, yaşamının bütününe yaydı. Güzel günlerin hayali için adanmış ve bu uğurda bedeller ödenmiş bir hayattı onunkisi…

Hayatının her döneminde halkla yürüdü, halkla ağladı, halkla güldü. Hiçbir zaman dünyanın haline üç maymunu oynayan sözde sanatçılardan olmadı.

Nazım Hikmet’i ilk defa ‘Kız Çocuğu’yla tanıdım. Babam gazete kuponlarından Nazım Hikmet seti almıştı. İlkokuldaydım daha. Şimdi isimlerini anımsayamadığım birkaç şiirini okumuş ama anlamamıştım. O güne ilişkin aklımda tek kalan Kız Çocuğunu okuyuşum ve babama giderek “Hiroşima ne?” diye soruşumdu. Dünyaya hala pembe gözlüklerinden bakan bir kız çocuğuyken Kız Çocuğu şiiriyle tanıdım Nazım’ı. Dünyanın gerçek yüzünü Nazım’la gördüm ben. Şiiri Nazım’la öğrendim, şiiri Nazım’la sevdim. Düşünmeyi, sorgulamayı, sormayı, araştırmayı Nazım’da öğrendim.

Nazım Hikmet 17 Ocak 1902’de doğdu. Nazım’ı vücuden Ayşe Celile doğurdu ama bugün bildiğimiz, bugün okuduğumuz, aradan yıllar geçmesine rağmen mücadelemizde umut ışığı bulduğumuz Nazım’ı Ekim Devrim’i doğurdu. Evet o zamana kadar dünyanın sorunlarını gören, daha küçücük yaşında annesine Fransız İhtilalini anlattıran bir adamdı o ama, Ekim devrimiyle ayakları yere daha sağlam bastı. Her daim ezilen, sömürülen, haksızlığa uğrayan ve bu uğurda dövüşen halkların sesi oldu. Kalemini her zaman emperyalist düzene karşı özgürlük rüzgarını büyütmek için kullandı ve egemen sınıfın yalakalığını yapan edebiyata her daim karşı çıktı. Kendini adadığı işçi sınıfının kurtuluş mücadelesi uğruna mahpusa düşmeyi göze aldı. İlhamını Ekim Devriminden, dayanağını Marksizm’den aldığı mücadelesini yalnız kağıt üzerinde bırakmadı, yaşamının bütününe yaydı. Güzel günlerin hayali için adanmış ve bu uğurda bedeller ödenmiş bir hayattı onunkisi.

Hayatının her döneminde halkla yürüdü, halkla ağladı, halkla güldü. Hiçbir zaman dünyanın haline üç maymunu oynayan sözde sanatçılardan olmadı.

… Ve dövüşebilirim.

Doğru bulduğum, haklı bulduğum

Güzel bulduğum her şey ve herkes için

Yaşım başım buna engel değil…

1938-1942 yılları arasında kaldığı Bursa cezaevinde Nazım geçen süreyi şöyle anlatıyor: ” Zeytinlikler beş defa yeşerdi, kestaneler beş defa çiçek açtı, beş defa Yeşil Bursa yapraklarla kuşandı ” .

Cezaevlerinde geçirdiği 12 yılı aşkın sürede 24 kere yapraklarını döktü ağaçlar, 144 tane dolunay görüldü dünyadan. Bu zaman diliminde dünyayı mahpushane duvarlarına sığdırdı, dökülen yaprakları şiirlerine, kaçan dolunayları resimlerine sakladı. Elbet kırgınlığı vardı ama asla pes etmedi. “Güzel günler göreceğiz.” dedi, güneşli günler. İlk şiiri on dördünde yayınlanmış, ilk mahpusluğunu on beşinde yaşamıştı Deniz Harp öğrencisi olduğu zaman. On beşinde de yılmamıştı mahpusluktan, kırkında da.

Dünyadan memleketinden insandan

umudun kesik değil diye

ipe çekilmeyip de

atılırsan içeriye

yatarsan on yıl on beş yıl

daha da yatacağından başka

“Sallansaydım ipin ucunda

bir bayrak gibi keşke”

demeyeceksin

Yaşamakta ayak direyeceksin.

Belki bahtiyarlık değildir artık,

boynunun borcudur fakat,

düşmana inat

bir gün fazla yaşamak.

Bursa cezaevinde “Baba” derlerdi ona, kendisinden on beş yaş büyük Selim Ağa bile. Saygıyla karışık bir sevgi duyarlardı Nazım’a. Tam anlamıyla bir baba sevgisi. Çünkü baba edasıyla kucaklardı insanları. Yargılamadan, küçümsemeden. Cezaevinde adam öldürme suçundan hüküm giyen bir mahkumla yaptığı konuşma Nazım’ın babacanlığını anlamamız için yeterli olsa gerek: “Otuz sene, eyvah! Hangi suçtan Remzi? İnsan öldürmüşsün ha? Nasıl olur? Kışkırttılar mı diyorsun? Nasıl olur ama? On lira için insana el kaldırmak olur mu, evlat? Elbet, elbet, cahillik, fakat otuz sene yatmak da ne demek! Elbette, sen de insansın. Fakat kendine ne diye kıyıyorsun?

Devamını gör
“Hasbelkader bi kitap yazdık, her yerde konuşuyoruz.”
  • 25.10.2017 11:10:44
  • 0 Yorum
  • 148

Cumartesi günü Çemberlitaş/Köprülü Medresesi’ndeki Kubbealtı Akademisi’nin misafiri, son elli yılımızın en titiz kültür tarihi araştırmacılarından Beşir Ayvazoğlu’ydu. Nasıl oldu bilmiyorum fakat epeydir konuşmalarını takip ettiğim Ayvazoğlu’nun dinleyici kitlesini bu defa normalden kalabalık ve yaş ortalaması olarak da düşük gördüm.

Bugün bize Asaf Halet Çelebi’yi anlatacak üstad. “Hasbelkader bi kitap yazdık, her yerde konuşuyoruz.” diyor gülerek: “Ama öyle renkli bir insandır ki, anlatmaktan bıkılmıyor.”

Asaf Halet Çelebi, şiiri silah olarak kullanmak yerine insanlar zevkten dört köşe olsunlar diye yazan biri. Şairliğiyle tanınıyor fakat karakterini tanıtan bir konuşmayı dinledikçe onu anlatırken şairliğine çok da yer vermemek gerektiğini düşünüyorsunuz. Bir profil olarak değerli Çelebi. Şairliği bu profilde olmasa da olur sanki. Melami, cins, biraz marjinal, hassas ve zevk ehli biri. Onu günlük hayatının doğallığında habersizce seyretmek çok daha zevkli olurdu, şiirini okumaktan.

Bununla beraber bir İstanbul çocuğu, sonra da efendisi. Üsküdar’da -Üsküdar o zamanlar bir hayli Üsküdar olsa gerek- büyümüş. Mevlevi çevrelerinde serpildiğini söylüyor Ayvazoğlu: “Böyle bir çevrede geçen ilk gençliğin insana neler kazandıracağını ve nasıl İstanbullu yapacağını anlamak için çok bilmeye gerek yok. Zaten İstanbullu olmanın temel rükünlerinden biri de Mevleviliktir.” Galata Mevlevihanesi’nin açılışından sonra bir yandan Mevlevilik İstanbul’u, İstanbul da Mevleviliği şekillendirmeye başlıyor. Mevlevilik’le ilişki içinde olan ister istemez klasik musikiyle, Divan şiiriyle, saatçilikle, elhasıl Türk kültürünün Osmanlı terkibiyle alakadar olmaya mecbur kalır, diyor Ayvazoğlu ve ekliyor: “Ayrıca Asaf Halet Çelebi, III. Selim dönemine kadar giden şecereyle İstanbullu bir aileden geliyor, Nazif Çelebi adında bir zatın torunu. Babası Mehmet Sait Halit Efendide Fransızca, Farsça ve Arapça bilen kültürlü bir Osmanlı. Böyle bir babanın çocuğu Asaf Halet Çelebi.” 

Necip Fazıl Asaf Halet'e karşı neden sessiz kaldı?

Beylerbeyi’nde oturduğu sıralarda o zamanın ileri gelen simalarından birkaçıyla bu vapurlarda tanışıyor Asaf Halet. Bu isimlerden biri de Turgut Cansever’in babası Hasan Ferit Cansever. Enteresandır, Hasan Ferit Bey'in sıkı bir etyemez olduğunu ve Asaf Halet’e et yememe alışkanlığını bu vapur seyahatlerinden birinde bulaştırmış olabileceğini söyledi Ayvazoğlu. Hasan Ferit Bey çevresine daima et yememeyi öğütler ve kendisi de bu âdetinden hiç vazgeçmezmiş. Budizm’e olan ilgisiyle de birleşince bu propaganda Asaf Halet’te tesirini göstermiş ve etten vazgeçmiş, “hayatının sonuna kadar da yemedi” dedi Ayvazoğlu.

Bir başka vapur dostluğu Necip Fazıl’la. 1936’da Kısakürek, Ağaç dergisini çıkardığı zaman ilgi ve birikimine şahit olduğu Asaf Halet’in de kadroda yer almasını istemiş. İlk yayınlanan yazısı da bu dergide ve Mevlana’nın rubaileri hakkında. “Fakat merhum Necip Fazıl’la dostluk kolay bir şey değil” diye ifade ettiği kırılma devresine sebep olan tartışmayı yine Hasan İzzettin Dinamo’dan aktarıyor Beşir Ayvazoğlu. Sert bir bağırışın ardından Necip Fazıl, uzun zaman konuşmayacağı dostunun yüzüne “sen benim karşımda iki ayak üzerinde duracak adam değilsin, tek ayak üzerinde dur bakalım!” demiş ve ipler kopmuş. Asaf Halet Çelebi, Ayvazoğlu’nun dediğine göre sonraları barıştığı dostu Necip Fazıl’la ilgili Ses dergisinde ağır sözler kaleme almış.

Ancak bu karşılıklı kızgınlıkta Necip Fazıl’ın Asaf Halet’e cevap vermekte bir hayli isteksiz davrandığını da ekledi Beşir Ayvazoğlu, “muhtemelen Çelebi’nin tasavvuf tarafının varlığından kaynaklanan” bir geri duruş olarak açıkladı bu sessizliği.

Bu 'meraksızlığımız' enteresandır bizim

Daha yedi yaşındayken Asaf Halet sema çıkaran becerikli ve öğrenmeye yatkın bir çocukmuş. Ancak elde onu Mevlevi kıyafetleri içinde gösteren bir fotoğraf olmayışından yakınıyor Ayvazoğlu. Mesela çocukluğu Yenikapı Mevlevihanesi’nde geçen Hasan Âli Yücel’in böyle bir fotoğrafı varmış.

1922’de babası emekli olan Asaf Halet’in, ailesiyle birlikte Cihangir’deki konaklarını bırakıp Beylerbeyi’ndeki Hasip Paşa Yalısı’na taşındıklarına dair bilgi varmış. “Şimdi bu köşk de yok maalesef. (Geniş bir Boğaz manzarasında işaret ediyor.) Şurada bir yerde olmalı. Belki de duruyordur. Kimse sorup merak etmediği için… Bu meraksızlığımız enteresandır bizim. Mesela Necip Fazıl, doğduğu evi ‘Çemberlitaş’tan Sultanahmet’e inen yolun üzerinde’ diye tarif ediyor. Hadi bakalım, nerde? Sağlığında hiç kimse de ‘üstadım o yolun üzerinde nerde’ diye sormamış, oğulları da bilmiyor. Tuhaf şeyler. Meraksızlık ciddi bir problemimiz.”

Asaf Halet Çelebi ve ailesinin ikamet ettiği yalı hakkında İstanbullu hanımların söylediği bir söz kulaktan kulağa meşhurmuş: ‘Dünyanın en güzel yeri İstanbul, İstanbul’un en güzel yeri Boğaziçi, Boğaziçi’nin en güzeli Beylerbeyi ve Beylerbeyi’nin en güzeli Hasip Paşa Yalısı’dır.’ Babasının 1930’lardaki vefatından sonra buradaki köşkün bir tarafında Asaf Halet, diğer tarafında ise ablası Merzuka hanım ve ağabeyi oturmuşlar.

Çelebi’nin bu yalıdaki hayatına dair eldeki bilgiler kırıntı nevinden ve pek az. Hasan İzzettin Dinamo ve sahaf Aslan Kaynardağ’ın anlattıkları dışında elle tutulur bir bilgi aktarabilenden söz etmiyor Ayvazoğlu. Kaynardağ, Çelebi’yi bu yalıdaki ziyaretinde kütüphanesini gördüğünü ve bu kitaplıktaki eserlerin cildini Çelebi’nin bizzat yaptığını aktarırken, ebru ve hat çalışmalarının da kendi eseri olduğunu söylemiş. Çelebi’nin Neyzen Emin Efendi’ye talebe olacak derecede hat bildiğini ancak yine de işinin ehli bir hattat tarafından icazet almamış bir talebe olduğunun kolaylıkla anlaşılabileceğini ifade ediyor Beşir Bey. Çelebi aynı zamanda, Hasip Paşa Yalısı’yla sırt sırta evi olan Rauf Yekta Bey'den de musiki dersleri almış.

O vapurun iskeleleri dolaşa dolaşa ilerlemesi ne zevklidir

Tevfik Fikret’in Aşiyan’ını ziyaret edip muhitteki manzarayı gördüğümde aklıma ilk şu gelmişti: Fikret şair olmak için hakikaten fazladan efor sarf etmek zorunda kalmamıştır. Beşir Ayvazoğlu, Asaf Halet Çelebi’nin yaşadığı o zamanın Boğaziçi’nde manzara betimlemeleri yaparken de sanki sözü buraya getirmek istiyordu: Sabah vapuruna yetişmek için evinden çıkan Çelebi, Boğaziçi’nin taptaze ve insanı bir anda iki ömür daha çok yaşatan havasını teneffüs ederek yokuşu iniyor: “Hazretin bir de kedisi var. O da sabahları onunla birlikte çıkar.” Bu arada Beşir Ayvazoğlu, kendisinin de Çelebi gibi bir kedisever olduğunu söyledi. Aynı mezhepten olduğumuza sevindim doğrusu.

Sık yeşillikler arasında kırmızı-mor kiremitli çatılar uzanıyor ve Boğaziçi’nde yeni bir gün başlamış. Asaf Halet, vapura doğru inen yolda, köşedeki fırından sevdiği halkalardan alır, kedisinin payını verdikten sonra onu eve geri yollatıyor ve vapura biniyor. Bunları anlattıktan sonra duraksamadan “o vapurun iskeleleri dolaşa dolaşa ilerlemesi ne zevklidir” diyor Ayvazoğlu, “ne çok kitap bitirdim o vapurlarda.”

 

Devamını gör
Tomris Uyar Ve Şair Ettikleri
  • 25.10.2017 10:53:19
  • 0 Yorum
  • 197

1950’li yıllar şiirde bir milattır: “İkinci Yeni”nin şairleri, edebiyata, “Garip” ve “1940 Toplumcu Gercekçi Kuşağı”dan faklı olarak, şiirin yanında yaşam tarzlarına da değişik imge, çağrışım ve soyutlamalarla özgün bir bakış açısı getirdiler. Aklın, mantıksal işleyişine sırt çevirmelerinden kaynaklı olarak, gerçeküstücülüğü daha bilinçli benimsediler. Şiirde, “anlamın” dışında imgeyi ön plana çıkarmaları, konuşma dilinden uzak, alternatif bir söylem yarattı. Kentli küçük insanın idolleştirilmesine son verdiler. Duyguya ve çağrışıma dayanarak, şiirin içsel zenginliğini daima yeni yorumlara açık bıraktılar. Garip şiiri, yoksul çoğunluğun yaşama koşullarını ve zevk anlayışını dikkate alırken, “İkinci Yeni”ciler, daha çok aydın kesimin ve elit tabakanın zevkine hitap ettiler. Şiiri, diğer sanatlarla yakın ilişkiye soktular. Şiiri aklın, ahlaki endişelerin, yasaların ve alışılmış her türlü sınırlayıcı, baskıcı düzeneklerin dışına çıkardılar. Biçimin içerikten önce geldiğini savunan “İkinci Yeni”ciler, siyaset dışı kalmaya özen gösterdiler.

Cemal Süreya, Edip Cansever ve Turgut Uyar’ı peşinden sürükleyen; üç büyük şairin aşkıyla var olan/ var eden Tomris Uyar, “İkinci Yeni” akımının merkezini oluşturur. Tomris Uyar’ın edebiyatta varoluşu, ona aşık olan şairlerden kaynaklı değil, aksine o şairlerin varoluş nedeni Tomris Uyar’dır, diyebilir miyiz? “Cemal Süreya’ya içki içmeyi ben öğrettim” der, Edip Canserver; “Edip’e şiir yazmayı ben öğrettim” diye devam eder, Cemal Süreya ve bombayı Turgut Uyar patlatır: “Bu ikisi tartışırken ben de gittim Tomris’le evlendim.” Cemal Süreya, Turgut Uyar ve Edip Cansever’in yapıtlarının ilham perisi olan Tomris Uyar gerçekte sahip olunamayan bir maşuk mudur?

1980’lerin başında bir yaz akşamı Füsun Akatlı, Nimet Tuna ve Tomris Uyar, dönemin gözde mekanı Şadırvan’da buluşurlar. Konu aşka, aşksızlığa ve “aşık olunabilecek bir erkeğin özellikleri”ne gelir. Sohbete bir ara katılan Ferit Edgü, Edip Cansever ve Turgut Uyar’ın görüşlerini de alarak; aşık olunacak erkeğin özelliklerini maddeler halinde sayar Tomris Uyar.

Bu çerçeve, Tomris Uyar’ın aşık olabileceği bir insanda aradığı özelliklerdir. Belki de çerçevenin içine bu yüzden söz konusu yazarların hepsi girer. Her bir aşık, tek bir aşığın meydana gelmesine neden olmaktaydı belki:

“Adam, ‘Tokyo terlik’ giymeyecek. Belki de böylelikle onun evde pijamayla dolaşmaması güvenceye alınıyor. Şort yasak değil ama yatarken çorap giymemeli. Ama kes giyip jogginge çıkması, pazar günlerini doğa budalalığıyla geçirmesi -sizi de yürüyüşe zorluyorsa- yasak!

-Pamuklu, keten, yün gibi doğal elyaf giyecek. Naylon ve parlak kumaşlar kesinlikle yasaktır. Kesinlikle uykucu biri olmasın ama uykusuzluğundan da yakınmasın. Uykusuz gecelerini paylaşılan bin şölene dönüştürebilsin. Alkolik olabilir de sarhoş olmasın. (Ferit’in katkısı: düşebilir ama çelme takmasın). Uyuşturucu kullanmasına izin var mı? Mürşit’e göre, “ikinci kişiliği gündeme gelmiyorsa kullanabilir.” Turgut’a göre, “hem içki hem uyuşturucu olmaz!” galiba, izin pek yok.

-Haftada en az bir kitap okusun. Mürşit: Red Kit ile Asteriks’ten haberli olsun. Turgut: Pardayyanlar ile Arsen Lüpen’den de. Ferit: şu altı yazardan birini iyice okumuş olsun -Kafka, Shakespeare, Balzac, Sait Faik, Sartre ve F. S. Fitzgerald ya da Hemingway ama İhtiyar Adam ve Deniz sayılmaz. Edip: şiir de okusun.

-Bir saz çalıyorsa çalsın ama dostlar toplantısında konser vermesin. Aynı şekilde isterse mavi yolculuğa çıksın ama dönüşünde dia gösterileri düzenlemesin.

-Takside arka koltukta otururken de hesabı ödeyebilsin. Lokantada bahşişi yüzde ondan fazla bırakmasın. Garsonlarla bu koşullarda dostluk kurabilsin. Hesabı öderken cebinden tomarla para çıkarmasın. Diline dolamadığı sürece mali durumu önemsiz, yalnız arabası varsa, arabanın park yerine göre program düzenlemesin. Taksiye binebilsin.

-Çok istiyorsa yabancı sigara ve içki içebilir, tabi büyüklenmediği sürece. Yemek masasında viski vb. İçmesin. Masaya gelen çerezlere saldırmasın.

-İlk gördüğü insanlar hakkında acele ve değişmez yargılar verecek kadar gözükara bir psikoloji uzmanı kesilmesin.

-Politik görüşü sola yakın bir aydın olsun.

-Dahi yerine ‘daahi’ demeyecek kadar düzgün olsun Türkçesi. Parti sloganlarıyla konuşmasın. Omlet, makarna ve biftek dışında yemek pişirmeyi becersin. Kendine yetsin. Kısaca, kişiliğini öne sürmeyecek kadar kişilikli olsun ama belli etmediğini de belli etmesin. “

Cemal Süreya’nın aşk dolu, cinsellik yüklü en güzel şiirlerinin kaynağı Tomris Uyar’dır: “Bileğinden öptüm seni/ Sonra ayakta öptüm/ Dudağından öptüm seni/ Kapı aralığında öptüm/ Soluğunda öptüm seni/ Bahçede çocuklar vardı/ Çocuğundan öptüm seni/ Evime götürdüm yatağımda/ Kasığından öptüm seni…” Tomris Uyar’ın en heyecanlı aşkı olan Cemal Süreya ile ilişkisi üç senenin sonunda bitti. Cemal Süreya ile ilişkisi hakkında: “Beni bıraktı ama rahat edemedi. Ona göre bana sahip olunamazdı. ‘Senden ayrıldığım anda, senin hakkında, hikâyen hakkında sevdiğimi belirtecek hiçbir şey söylemeyeceğim; benim ağzımdan kimse duymayacak’ dedi ve doğrusu hiç yazmadı.” der ve yaşanmış – geride kalmış bir aşka saygı duyduklarından ikisi de aşklarını hiç anlatmaz; şiir dışında!

Kişisel bunalımlarından dolayı yedi yıldır şiir yazmayan Turgut Uyar, o dönem eşinden ayrılıp İstanbul’a taşınır. Tomris Uyar’ın uzun soluklu aşkı Turgut Uyar’la tanışması bu dönemde gerçekleşir. Tomris Uyar, Cemal Süreya ile son günlerini yaşamakta olup, kesin ayrılığa, Tomris – Turgut Uyar’ın daha önceden tanışmalarına rağmen, gerçek anlamda samimi olmaları mı neden olur, bilemeyiz. Tomris Uyar’ın bir “ilham perisi” olarak Turgut Uyar’ın yaşamına girdiğini görürüz. Turgut Uyar, bu periye nasıl karşı koyabilirdi ki? “…dörtlükleri bozarım çünkü dağlar ne güne duruyor/ kıyılar ve eskimeyen her şey seni anlatmak için/ bir bozuk saattir yüreğim hep sende durur…” dizelerini yazacak kadar müthiş sevmiştir, Turgut, Tomris Uyar’ı. Bu sevgi hastalıklı bir sevgi olma ile tutkulu bir şairin dizeleri arasına gidip gelen bir sevgi. Tomris Uyar ise Turgut Uyar’ın kendisine olan sevgisini şu şekilde ifade ediyordu: “Turgut, beni her an elinden kaçıracakmış gibi gereksiz bir kaygıyla yıpranacak; ben de hiçbir rekabet söz konusu olmadığı bir alanda, boyuna birinci seçilmekten yorulacaktım.” Turgut Uyar, sevgisini kaygıyla örer hep. Bu yüzden sevgili eşi Tomris Uyar’a bu denli kaygıyla yaklaşır, haklıdır da. Kim bilir bilmediği kaç kişi daha deli gibi aşıktır sevdiği kadına.

İkinci Yeni’nin önemli kalemlerinden Edip Cansever, Tomris Uyar’a hayran bir diğer şair. Bu hayranlığı İstanbul’daki edebiyat çevrelerinden bilmeyen yoktur. Turgut Uyar’ın sevdiği kadını elinden kaçıracağı korkusu bu noktada gerçekliğe kavuşur. Edip Cansever “Seni görünce dünyayı dolaşıyor gibi oluyor insan sanki” diyor ve Tomris Uyar’ın her doğum gününde yeni bir şiir yazıyordu. Ama Cansever’in hayranlığı ya da aşkı diyelim, Tomris Uyar tarafından karşılık bulmuyordu. Tomris Uyar Cansever’e hep bir dost ve değerli bir şair gözüyle bakar. Oysa, “Bir adın vardı senin, Tomris Uyar’dı.” diye seslenerek aşkını tüm edebi çevrelere ilan etmektedir Edip Cansever!

Tomris Uyar, ölümünden kısa bir süre önce, Edip Cansever’in kendisini diğer aşıklarından daha çok etkilediğini söyleyecektir: “Daha çok anlatan, daha süslü ve imgesi bol. Tekrarı seven bir şair…” diyerek de hayal kırıklığını belirtecektir. “Sevgililik ya da aşk duygusu zamanla yara alabiliyor, örselenebiliyor, bitebiliyor. Bitmeyen tek aşkın gerçek ve lirik bir dostluk olduğunu Edip Cansever öğretti bana…” sözleri de, aşkın tanımıdır aslında. Tek gerçek ise Edip Cansever’in, Tomris Uyar’a deli gibi aşık olduğudur. Bu aşkın dile getirilişini net olarak şu dizelerinde de görebiliriz; “Tomris rakıyı çok severdi, bense onu.”

Devamını gör