Yazı Liste

Jacques Goldstyn-Canım Ağacım
  • 17.8.2018 10:44:18
  • 0 Yorum
  • 188

Kanadalı sanatçı Jacques Goldstyn hem yazıp hem resimlediği Canım Ağacım’da, bir çocukla bir ağacın kurduğu dostluğu, incelikli çizgiler ve kelimelerle örülü bir öyküyle anlatıyor. Diğerlerine benzemeyen bir çocuksanız ve bunu pek de umursamıyorsanız, pekâlâ bir ağaçla arkadaş olabilirsiniz! Yaşlı bir meşe ağacı olan Bertolt, çocuk için yalnızca bir saklanma yeri değil, aynı zamanda bir labirent, bir kaledir. Bir gün yeniden bahar gelir ama Bertolt’un dalları bir türlü tomurcuklanmaz… Bir kedi ya da kuş öldüğünde ne yapılacağını bilirsiniz. Peki ya bir ağaç öldüğünde?

“Bertolt yapraklarla kaplandığında kimse beni görmez.

Ama ben herkesi görürüm.

Klivyalarını sulayan papaz efendiyi…

Noterin kızı Marie-Chantal ile lağımcının oğlu Kevin’in sık sık öpüştüğünü…

Fırıncının güneşlenen karısını…

Griotte Amca’nın ağacından kiraz araklayan Bayan Briscard’ı…

Bakkalın sundurmasından boş şişeleri çalıp sonra ona tekrar satacak olan Fafoin ikizlerini…

Bir tren vagonuna grafiti çizen şişko Castrelaut’yu…

Av için tuzaklar kuran postacıyı…

Çimleriyle kafayı bozmuş Bay Monsanteau’yu…

Mısır tarlasındaki Corine’i görürüm.”

Devamını gör
Ayşe Sarısayın-Denize Yazıldı
  • 16.8.2018 10:30:13
  • 0 Yorum
  • 190

“Terk edilmiş, virane bir binayı yaşanası bir eve, kurak bir toprak parçasını sahici kahkahaların çınladığı bir cennet bahçesine dönüştürdüğümüz, burada yeni bir dünya, huzurlu bir sığınak ve sınırlı ilişkilerden derin bir dostluk, hatta kocaman bir aile yarattığımız yılların, bu şenlikli, patırtısı gürültüsü eksik olmayan kalabalık ailenin eksilmeden önceki rengi: Mor!

Tüm renkler mora çalıyor, gün günden mor, bir eksik mor.

Begonviller uzaklarda.

Yaz gelecek mi, gelecek mi gerçekten?”

Ayşe Sarısayın, sıra dışı bir kadının, Elif Daldeniz Baysan’ın iki dil ve kültür arasındaki gelgitlerle şekillenen portresini sunuyor okurlara.

Elif ve çevresinin kurmaya çalıştığı başka bir yaşamın öyküsünü, düş ve düşbozumlarını aktarmanın ötesinde çok dillilik, kültür, seçilmiş aile gibi kavramları açımlayan, 
ölümle baş etme çabalarını sorgulayan bir kitap Denize Yazıldı. Denize yazılan ve Elif’in son evi Heybeliada’dan usulca dalgalara emanet edilen bir dostluk öyküsü…

Ayşe Sarısayın’ın Can Yayınları’ndaki diğer kitapları

Denizler Dört Duvar, 2003

Yorgun Anılar Zamanı, 2004

Karakalem Resimler, 2008

Erdal Öz/ Unutulmaz bir Atlı, 2009

Ansızın Günbatımı, 2014

Devamını gör
Diana Crane’den Moda ve Gündemleri
  • 15.8.2018 10:21:23
  • 0 Yorum
  • 195

Giyimini dert edinen her birey belli ölçülerde başkalarının giyimlerini taklit etmez mi? Semt pazarlarından alınan ünlü markaların taklitleri bir sınıf atlama isteği olmasın? Neden kadınlar rahatça pantolon giyerken erkekler etek giyemez? Takım elbise ile blucin ve tişört arasındaki gerilimin kökenleri nelerdir? Peki, giyim tarzlarına dair fikirleri ilk kim ortaya atar, ilk kimler benimser, sonra kimler onları takip eder? Giysiler nasıl oldu da artık sınıfımızı değil de yaşam tarzımızı gösterir hale geldi? Örtünmek için kullandığımız giysileri nasıl oldu da görünmek için giymeye başladık, izleyen/izlenen olduk, birer görüntüye dönüştük? Gündelik hayatımızın her hücresine sinmiş olan iktidar, insanın dış görünüşünün ayrılmaz bir parçası olan giysileri de “toplumsal kimlikleri empoze etmek için kullanır.” Giysiler aynı zamanda “bir toplumsal denetim biçimi olarak” işlev görür, sınıflar arası sınırları çizer, bireylere cinsiyet normları dayatır. Ama aynı zamanda, bireylerin gizil toplumsal kimliklerini ifade etmelerine olanak tanıyan, bu sınırları belirsizleştirme ve normları yıkma gücüne sahip olan da yine giysilerdir.

Crane, Moda ve Gündemleri adlı kitabında, toplumsal kimliğin giyimle ifade edildiği XIX. yüzyıl Fransız, İngiliz ve Amerikan toplumlarıyla; yaşam tarzı, cinsiyet, cinsel tercih, yaş ve etnik kökenin, gardıropların kuruluşunda bireyler için daha anlamlı olduğu geç dönem XX. yüzyıl Amerika’sını kıyaslıyor; sınıfsal görüngü olarak giyimden, pazar ve kimlik görüngüsü olarak giyime evrilen süreci inceliyor. Medya, film ve popüler müzikle şekillendirilen küresel moda pazarı ile giyimin, kimliğin toplumsal kuruluşu süreçlerini nasıl belirlediğini gösteriyor; giysilerin üretim, kullanım ve yayılım biçimlerindeki değişikliklerin sınıflı toplumlardan “parçalı” toplumlara geçişimizde adeta bir yol haritası oluşturduğunu gösteriyor. Ona göre, XIX. yüzyılda ve XX. yüzyılın ilk yarısında giyinme biçimleri sosyal sınıf ve statünün kamusal alandaki göstergeleriydi. Günümüzün tüketime dayalı çok parçalı toplumlarında ise bunlar esas olarak, medya süreçlerinin belirleyici hegemonyası altında sonsuz çeşitlilikte kimlik arayışı çabasının göstergeleri ve ifadeleri haline gelmiştir.

Diana Crane Kimdir?

Pennsylvania Üniversitesi’nde Sosyoloji Profesörü. Amerika’da Yale, Johns Hopkins Üniversiteleri’nde, Fransa’da Poitiers ve Colombia, Hollanda’da Erasmus  üniversiteleri’nde hocalık yaptı. 1996’da Moda ve Gündemleri kitabının çalışmaları için Fransa’da Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales’de ziyaretçi profesör olarak bulunmuştur.

Devamını gör
LEMUR Ağustos Sayısı
  • 10.8.2018 11:40:05
  • 0 Yorum
  • 147

LEMUR  internet dergisinin Ağustos sayısı yayımlandı. Derginin internet sitesi üzerinden ücretsiz okunabilen, PDF formatı ile indirilebilen LEMUR’un yeni sayısında Prof. Dr. Sevil Atasoy, Oğuzhan Uğur, Suç Araştırmaları Uzmanı Mesut Demirbilek  ve daha pek çok isim yer alıyor. Kapak çizimlerini Efecan Sezer’in yaptığı LEMUR’un bu ayki kapak yazısında, adli tıp alanında yaptığı çalışmalarla dünya çapında bir itibara sahip olan Prof. Dr. Sevil Atasoy;  5 Ağustos 1962 yılında esrarengiz bir şekilde hayatını kaybeden Marilyn Monroe’nun ölümü üzerindeki sır perdesini “Yıldızın Karanlık Ölümü” başlıklı yazısı ile kaleme aldı.

Sadece internet üzerinde değil, aynı zamanda görme engelli vatandaşlarımız için başlatılan “Konuşan Lemur” projesi kapsamında sesli öykü yayını da yapmakta olan  LEMUR’da bu ay; geçtiğimiz günlerde ikincisi düzenlenen GezginFest günlüğü de yer alıyor. Gidemeyen müzikseverler için orada bulunan dergi ekibi, hem festival alanının coşkusunu kaleme alırken, hem de sahnede performans sergileyen Necati ve Saykolar, Manuş Baba ve Oğuzhan Uğur ile keyifli bir söyleşiyi okurlarının beğenisine sunuyor. L’iste köşesinde sevilen oyuncu Okan Çabalar’ı ağırlayan derginin ağustos sayısında, Emir Can İğrek ise 40 soruya verdiği cevaplar ile Alya Şahin’in konuğu oluyor.

Dergi yeni sayısında, eğlenceye önem verdiği kadar toplum sorunlarını da ele alıyor. LEMUR; Arda Özgüven’in, Suç Araştırmaları Uzmanı Mesut Demirbilek ile yaptığı  söyleşide, kadın ve çocuk cinayetlerini, artan taciz ve tecavüz davalarını ve de bu suçların yaptırımlarını konuşarak topluma bu konuda önemli bilgiler aktarıyor.

İnternet üzerinden ücretsiz yayınlanmakta olan Lemur’un ağustos kadrosu ise şöyle: Arda Özgüven, Sevil Atasoy, Mesut Demirbilek, Nebil Özgentürk, Oğuzhan Uğur, Manuş Baba, Necati ve Saykolar, Okan Çabalar, Angutyus, Ece İrem Dinç, Mahir Ünsal Eriş, Emir Can İğrek, Dilan Bozyel, Turgut Özalp, Efecan Sezer, İlker Ekiz, Ersin Perk, Demokan Atasoy, Ozan Yüksel, Özlem Ertan, Ecehan Biçen, Cihan Yılmaz,  Canberk Gezmen, Sabri Gürses, Müjde Başkale, Zülfikar Yamaç, Deniz Toprak, Alya R. Şahin, Öztürk Miraç Saral, Nurşifa Çayır,Merve Tuğtepe, Rabia Yıldırım, Bedia Yılmaz, Uğur Kılınç, Işın Beril Tetik, Yaşar Menderes Çetin, Alper Fıratlı, Nazlı Demet Uyanık, 
Setenay Gökdağ, Oğuzcan Erduran, Bekir Kerem Kurt.

Devamını gör
Nick Riggle - Berbat Olmak Üzere Bir Teori
  • 10.8.2018 11:38:52
  • 0 Yorum
  • 117

Berbat olmanın ne demek olduğuna dair ayrıksı, çarpıcı ve felsefi bir keşif…

Tümüyle modern bir durumun merak uyandıran, eğlenceli ve keskin zekâlı araştırmasında Felsefe Profesörü Dr. Nick Riggle, mükemmel olmaya (ve berbat etmemeye) dair  ortak ilgimizin Amerikan kültüründe yeni bir çağı işaret etmesi üzerine çarpıcı bir tartışmayı başlatıyor. Bu çağ, son zamanlardaki toplumsal, politik ve teknolojik değişimlerin şekillendirildiği bir çağdır.

San Diego Üniversitesi Felsefe Profesörü olan Riggle’ın Penguin tarafından yayınlanan ve orjinal adı “On Being Awesome – A Unified Theory of How Not To Suck” olan bu eserin oldukça beğenileceğine inanıyoruz. 

Devamını gör
Jane Robins’in ilk romanı 'Beyaz Bedenler'
  • 9.8.2018 10:43:54
  • 0 Yorum
  • 111

Kız kardeşler arasındaki koparılamaz bağı ve aşkın karanlık yüzünü keşfe çıkan; saplantı, aşk ve şiddete dair düşüncelerinizi sorgulatacak gizemli ve sürükleyici bir psikolojik gerilim: Beyaz Bedenler. Daha önce kurgudışı kitaplar kaleme alan Jane Robins’in ilk romanı Beyaz Bedenler, hep kitap logosuyla 10 Ağustos’ta raflarda! Tilda ile Callie ikiz olsalar da birbirlerine hiç benzememektedir. Tilda çok güzel ve dışadönük bir kadınken, Callie son derece sıradan görünüşlü, kendine güvensizdir. Çocukluklarından beri Tilda’ya hayran olan Callie, kardeşinin başına bir şey geleceği korkusuyla sürekli onu koruyup kollamakta ve bu nedenle onun hayatına müdahale etmektedir.

Tilda’nın hayatına Felix adında zengin ve karizmatik bir erkeğin girmesinden sonra Callie için kötü günler başlar. Kız kardeşinin vücudunda ufak tefek darp izleri vardır ve hayatının kontrolünü tamamen Felix ele geçirmiştir. Tilda’nın hayatından endişe etmeye başlayan Callie, erkek şiddetine maruz kalanların deneyimlerini paylaştığı bir siteye üye olur. Sitede tanıştığı kadınlardan biri bir erkek tarafından öldürülünce Callie’nin korkuları iyice artar. Duruma bir an önce müdahale etmezse her şey için çok geç olacağını düşünerek Tilda’nın hayatına daha fazla karışmaya başlar. Ancak Tilda onun yardımını ret etmekte, Felix’in de etkisiyle kız kardeşini hayatından çıkarmak istemektedir. Ama Callie’nin geri çekilmeye kesinlikle niyeti yoktur. Ne pahasına olursa olsun!

JANE ROBINS Kimdir?

The Economist, BBC ve Independent on Sunday gibi yayın organlarında gazetecilik yaparak meslek hayatına atıldı. Rebel Queen, The Magnificent Spilsbury ve The Curious 
Habits of Dr. Adams adlı kurgudışı üç kitap yazdı. Beyaz Bedenler yazarın ilk romanı.

Devamını gör
Donatella Rizzati - 'Yeniden Doğmak İçin Bir Bitki Çayı Alır mıydınız'
  • 8.8.2018 10:38:51
  • 0 Yorum
  • 125

Yeniden Doğmak İçin Bir Bitki Çayı Alır mıydınız?, hem bitkilerle mucizeler yaratan hem de yaralarını bitkilerle saran cesur Viola’nın ilham veren hikâyesini sürükleyici bir dille anlatıyor… Kocasını kaybetmiş bir kadının Paris sokaklarında geçmişin üstesinden gelme mücadelesini anlatan kitap 10 Ağustos’ta raflarda!

Viola Consalvi çiçeklerle, otlarla, yapraklarla ne yapacağını çok iyi biliyor. Hangisini neyle karıştıracağını, hangisini hangi sorunun tedavisinde kullanacağını… Mesela biraz lavanta gerginliği alır. Hatmi çiçeği özgüven ve iradeyi düzenler. Bach çiçekleri ise biten bir sevdanın ardından en güzel devadır. Hepsi gereken miktarda olmalı, gerektiği kadar içilmeli…

Viola çok sevdiği bitkilerden, şifalardan uzaklaşacak kadar yasta. Hayat ondan kocasını almış. Her şey katlanılmaz olduğunda nihayet gerekeni yapıyor. Kendini toplayıp üniversite yıllarını geçirdiği Paris’e, Montmartre’ın tepelerinde büyülü bir dünyadan kopup gelmiş gibi duran küçük aktara gidiyor. Burada hem bitkilerle mucizeler yaratıp etrafına faydalı olacak hem de acılarını sağaltacak. Bu güzel kokulu dünyada, cesur bir kadının Paris sokaklarında geçmişin üstesinden gelişine tanıklık etmeye var mısınız?  Peki siz olsaydınız ne yapardınız? Yeniden Doğmak İçin Bir Bitki Çayı Alır mıydınız?

Devamını gör
Kadıköy Belediyesi Tiyatro Festivalleri Başladı!
  • 7.8.2018 10:45:57
  • 0 Yorum
  • 110

Kadıköy Belediyesi Tiyatro Festivali başladı. İki hafta sürecek festivalde, seyircinin beğenisini kazanmış 14 oyun ücretsiz sahnelenecek ve yoğun ilgi nedeniyle davetiyeli olarak izlenecek. Oyun davetiyeleri, her oyunun etkinlik günü 13:00-18:00 saatleri arasında, Kadıköy Belediyesi’nin Caddebostan Kültür Merkezi, Kozyatağı  Kültür Merkezi, Süreyya Operası ve Halis Kurtça Çocuk Kültür Merkezi gişelerinden alınabilecek.

Bu yıl 16’ncısı düzenlenen, 2 Ağustos’ta Selamiçeşme Özgürlük Parkı Amfi Tiyatro’da başlayan festival 15 Ağustos’ta sona erecek. Festivalde 14 gün boyunca yoğun ilgi  gören oyunlar saat 21:00’de seyirciyle buluşacak. Tiyatro Festivali’nin açılışı, Genco Erkal’ın 50’inci Sanat Yılı kapsamında yönetip oynadığı “Bir Delinin Hatıra Defteri” oyunu ile yapıldı. 15 Ağustos’ta Taşra Kabare’nin “Düşperest” oyunuyla sona erecek festivalde klasiklerden yeni oyunlara büyük beğeni alan 14 oyun tiyatro seyircisi ile buluşacak.

Festival Programı:

07 Ağustos 2018 Salı “Hüzzam” Prinkipo Sanat (7+)

08 Ağustos 2018 Çarşamba “Aşk Dersleri” Kollektif Sahne (14+)

09 Ağustos 2018 Perşembe “Mutluyduk Belki Bugüne Kadar” Two Two Yapım (18+)

10 Ağustos 2018 Cuma “Bunu Ben de Yaparım” Dot Sahne (14+)

11 Ağustos 2018 Cumartesi “Hamlet” Moda Sahnesi (12+)

12 Ağustos 2018 Pazar “Hayvan Çiftliği” Kumbaracı 50 (13+)

13 Ağustos 2018 Pazartesi “Ev’vel Zaman”Yapım: Gülce Uğurlu. 2016 Tiyatro Festivali Ortak Yapımı (11+)

14 Ağustos 2018 Salı “Sevgili Arsız Ölüm – Dirmit” Tiyatro Hemhal (12+)

15 Ağustos 2018 Çarşamba “Düşperest” Taşra Kabare (15+)

Devamını gör
Michael Moorcock - 'Modern Zamanlar 2.0'
  • 6.8.2018 11:48:01
  • 0 Yorum
  • 124

Nebula ödüllü bilimkurgu yazarı, editör ve müzisyen Michael Moorcock’un kahramanı Jerry Cornellius çoğulevrende çalkantılı bir serüvene çıkıyor. 1960’ların Londra’sında başlayan yolculuğunda Jerry, New Orleans, Guantanamo, California gibi duraklara uğrarken modern dünyanın belli başlı siyasi karakterleri ile olaylarını da es geçmiyor. Sünni – Şii çekişmesi, Ebu Garib cezaevindeki insanlık dışı uygulamalar gibi tartışma yaratan birçok konu Moorcock’un radarından kaçmamış.

Rüya nöbetleri gibi art arda gelen kısa bölümleri ile elden düşmeden okunabilecek bir maceranın ardından Moorcock’un bakış açısından Londra’nın 1940’lardan 1990’lara  dek geçirdiği değişim tüm çıplaklığıyla aktarılıyor. Son olarak da seri editörü Terry Bisson’un usta yazar Moorcock ile gerçekleştirdiği bilimkurgu, çoğulevren, yazarlık, okunabilecek kitaplar ve müzik gibi birçok konuya değinen samimi bir röportaj yer alıyor

Michael Moorcock Kimdir?

Londra’da doğmuş ve Mars’ta yetişmiş (kendisinin iddia ettiği gibi) olan Michael Moorcock muhtemelen modern bilimkurguda tek başına en önemli şahsiyet olup Britanya  İmparatorluk Nişanı alma ihtimali en düşük kişidir. Yetmişin üzerinde romanın, sayısız hikâyenin, deneme yazısının, rock şarkısının, çizgi romanın yazarı ve nefis uzun soluklu yazılar ile tehlikeli lafların sahibi olarak, kendisi Teksas’ın kırsal bölgesi ile Fransa’nın Paris kentinde yaşamaktadır. Ve tabii Legend’da.

Devamını gör
“Aşka İnanmayanlar İçin Aşk Öyküleri” Hikmet HÜKÜMENOĞLU
  • 3.8.2018 10:59:22
  • 0 Yorum
  • 125

“Pasta kutusundan çıkan satırları okumak kadınlar için bir mutluluktu. “Bunları yazarken beni düşündü,” diyorlardı içlerinden (öyle olmadığını herkes bilse de) ve değersiz varlıklarına bir değer biçildiğine inanıp mutlu oluyorlardı. Belki de ilk kez var olduklarını hissediyorlardı. Bunu anlamayacak kadar aptal değildim.”

Siparişle pasta yapan ve her birinin içine kişiye özel aşk metinleri koyan ama aşka inanmayan Faik Bey, kullandığı Mercedes’e âşık şoför, kırsalda saklanan babası hakkında atlılara ipucu vermemeye çalışan ufak çocuk, iki oğluna arı izleme projesi veren çapkın baba, eski kocasını bir sabah bir kafede, yanında yeni sevgilisiyle görüp işe geç kalan kadın, yabancı bir kadın gazeteciyi sınır kentindeki bombalanmış otel odasında alıkoyan adam…

Hikmet Hükümenoğlu, onu romanlarıyla tanıyan okurunun karşısına bir öykü kitabıyla çıkıyor – Aşka İnanmayanlar İçin Aşk Öyküleri. Tuhaf, patolojik, alışılmadık aşk  hikâyelerinin yanında bildik durumları da ustalıkla, incelikli bir mizahla, merak duygusunu hep canlı tutarak anlatıyor. İnanıp inanmamak okura kalmış.

HİKMET HÜKÜMENOĞLU, 1971’de İstanbul’da doğdu. Kar Kuyusu (2005) Küçük Yalanlar Kitabı (2007), 47 Numaralı Kamara (2010) ve 04:00 (2012) isimli romanları yayımlandı. Körburun’la 2017 yılında Attilla İlhan Roman Ödülü’nü kazandı.

Devamını gör
Kudüs'e Sevdamız Bir Başkadır.!
  • 2.8.2018 12:01:56
  • 0 Yorum
  • 124

Dünya üzerinde nadide köşelerden bir köşedir Kudüs. İnsanlık tarihi kadar eskilere giden bir geçmişi olan Kudüs’ün önemi hakkında farklılıklar olsa da hiç değişmemiş  ve Kudüs her vakit dünyanın gözbebeği şehirlerden biri olmuştur. Edebiyat dünyamız da Kudüs’e karşı hiçbir zaman duyarsız kalmamış, çağrışımları farklı olsa da Kudüs hep var olmuştur. Peygamber Efendimiz’den sonraki zamanlarda ortaya konan edebi eserlerde sevgi, hoşgörü merkezi, ilk kıble, peygamberler diyarı, miraca adım atılan kutsal belde olarak karşılık bulmuş Kudüs. İsrail’in Batı tarafından kollanmaya başlaması ile birlikte Filistin topraklarındaki yayılma politikasına hız vermiş, daha sonra da her gün şahit olduğumuz acılar ara verilmeksizin dünyanın gözü önünde yaşanmaya devam etmiş ve Kudüs’ün adı artık acı ve zulüm ile anılmaya başlanmıştır.

Adem Turan UHİM (Uluslararası Hak İhlalleri İzleme Merkezi) tarafından desteklenen bir çalışma ile şair ve yazarların Kudüs için yazdıkları şiir ve yazıları bir araya 
getirdi. Benim Adım Kudüs adlı çalışmada Mehmet Akif İnan dışındaki bütün şair ve yazarlar hayatta. Yani seçki güncel eserleri sunuyor bize.

Mescid-i Aksa şairi dediğimizde aklımıza gelen ilk şair M. Akif İnan. Kitap, İnan’ın Mescid-i Aksa şiiri ile başlıyor.

Mescid-i Aksa’yı gördüm düşümde
Bir çocuk gibiydi ve ağlıyordu
Varıp eşiğine alnımı koydum
Sanki bir yer altı nehr çağlıyordu

Adem Turan

ben Kudüs
bana çok kapıdan girilir
bir de aşk kapısından
o kapı kalp kapısı
o kapı gök kapısı
Mescid-i Aksa
ilk ve son durak
bende yükseldi Burak
bende yükseldi Aşk
göklerin Kutlu Seyyahı


Arif Ay

Yetmiş iki yerinden vuruyorlar
Düşmüyorsun
Yetmiş iki gül birden açıyor gül bedeninde
Yetmiş iki yürek patlıyor korkusundan
Nasıl da gözlerin Kerbelâ oluyor birden
Yüreğin nasıl da Filistin’e benziyor
Nasıl da…

Rıdvan Canım

Ahir zaman hikâyelerine muhaliftir Kudüs
İçinde müştak, peygamber çiçekli ve metruk
Dicle’nin ve Fırat’ın iştahlı sularıyla yıkanarak büyüyen 
Bağdat’ın, imamı Azamın ve Kerbela’nın haykırışıyla
Lambaların söndüğü, aynaların kırıldığı, ayın yere düştüğü
Zamanlara ait iklimlerde, Kleopetra’nın azgınlığıyla
Bu benim aşkımdır diyerek yanıp kül olsa da faydasızdır


Recep Garip

Çocuk gözüyle Kudüs
Ateş çemberinde gül
Camdan sığınaklarda
Darası alınmış kül

İbrahim Eryiğit

kudüs ışığı, Kudüs güneşi
yeşil yeşil büyürken
içimde korku dolu bulutlar
yarın kudüs’ten doğacak
aksa’nın kubbesinden havalandığında yeni bir kuş

Şakir Kurtulmuş

Aksa’nın pervazlarına tünemiş güvercinler
buğdaylar serpilmiş taşlı yollara
her tohum bir taş, her taş bir özgürlük
o taşları koru Allah’ım

Mehmet S. Fidancı

Her coğrafyanın esmer bir teni var.
Yüzümü ağartıp kapının eşiğinde bitap bir arzu gibi ahraz
belki ama yürüdükçe çoğalan bir şeydi söz.
Gölgesine yenilmiş güneşin ayetlerini okuyorum. Cebimde kirli bir ıslık,
Cebimde zülkarneyn hikâyeleri:
Yürünecek ne çok yol var.
Yol var fesadın iğvasından nasıl çıkar harfler bu makûl madde,
Yarım yüzyıllık yol, Kudüs hâlâ var.

Ömer İdris Akdin

Sokulur meymenetsiz bir harami gibi ihanet
yine de kimselere vermez kendini sevgili kudüs
sokulur gözü dönmüş bir mermi gibi ihanet

Ali Emre

bir kahpe yürek boylar cehennemi
altmışüç üveyik de uçar asumana
ellerinde peygambere şikâyet dilekçeleri

Nevzat Akyar

Çok oldu unutula zeytinin tadını
Ama zeytinin kokusunu unutmadım

Tarifsiz kederler içinde yaşamak
Böyle bir şeydir Filistin’de
Ölmek yitip gitmek hükümsüz
Bir kayıp ilanı gibi hayattan
Kaldırarak bütün taşları yerinden
Bir kılıç darbesi indirerek hayata
Hiç almayacağı o son dersi vermek

Özcan Ünlü

kutsal bir ilahi gibi
yalnızlığını içiyor şehir
ebabil kuşlarının şöleni göklerde
tetik ağır bu akşam yaşamak
kıyametin dansı eprirken gövdeler
kanar körfez
bitimsiz feryat

Ercan Ata

Bunlar Tanrı’nın bile düşmanları yavrum!
Sapına kadar Allahsız, sapına kadar bedbaht
Kendi küçük dünyalarının büyük zalimleri
Tanımamışlar; hep uzak yaşamışlar sevgiden
Sanma ki, yalnız seni sevmezler yavrum!
Bunlar kendi çocuklarını da sevmezler;
Her gece başını koyup yastığa, ağlarlar
Kendilerini sevmeye vakitleri yok yavrum!

Ünsal Ünlü

yanık kokusu var sözlerinde
söylenip tükendiğinde
bir avuç kül birikmekte
mecnun ağacının dibinde

Tunay Özer

Ezgiler, marşlar, bayraklar…
Her gün yeniden taze bir tel’in
Kırk yamalı bohça gibi dilimiz
Dilimiz, diline rehin verilmiş akrebin

Nadir Aşçı

Canımı aldım taş eyledim kapına
Zalimin kurşunu bana değsin Ey Aksa
İnanmış çocukların kundağında
Gerili bir ok gibi semaya salınıyor.

Yunus Emre Altuntaş

Düşen bir taşı sağıma kardeş yapıyorlar
Bu şehir elden ve gözden sakınarak uykuya
Dalan çocukların tırnaklarını yemenin masumluğuyla
Gölgeler içinden geçip kalbine ırmaklar çiziyor

Mehmet Tepe

Toza toprağa bulanmadan ne güzel savaştım
ne güzel öldürdüm düşmanımı kana cana bulaşmadan
anne bak ben mücahit oldum klavyeden kalkanım
sözüm kılıç olmuş anne bak bin beğeni aldım

Cahid Efgan Akgül

ey bilânihâye kanla irkilen toprak
burada başlamamış mıydı İsra, o kutlu gece?
sokakların ak mezar taşların yalnızlığı

 

Devamını gör
Fransız Laurent Genefort'dan 'LUM'EN'
  • 1.8.2018 11:40:01
  • 0 Yorum
  • 106

Fransa’da bilimkurgu türünün en önemli temsilcilerinden Laurent Genefort, insanın sınır tanımayan keşif duygusunun yol açabileceklerine dair çarpıcı bir hikâye anlatıyor. Fransa’nın önde gelen bilimkurgu edebiyatı ödüllerinden Prix Julia-Verlanger, Grand Prix de l’Imaginaire ve Prix Rosny Aîné’nin sahibi olan Lum’en, Fransızca aslından  çevirisiyle raflardaki yerini aldı. Kitaba ulusal çapta yaygınlık gösteren kitabevlerinden ve internet mağazalarından ulaşmak elbette mümkün.

Kitabın Kısa Özeti:

Dünya dışına açılan şirketlerin gezegenleri ele geçirip hammadde kaynağı olarak kullandıkları bir gelecek. O şirketlerden biri tarafından sömürgeleştiren Kızılküre. Ve bu sömürgede nesiller boyu süren yaşam mücadelesi. Lum’en, bu gezegene gönüllü olarak gelen, burada doğan, Kızılküre’nin krizlerine çözüm arayan ya da o krizleri bizzat ateşleyen erkek, kadın, çocuk ve gezegene özgü bir tür olan Pilaların gözünden nesillere yayılan, çok boyutlu bir roman. İnsanın atıldığı bu benzersiz deneyim, gezegene nasıl bir bedel ödetiyor? Kızılküre bu işgale nasıl bir cevap veriyor? Bu zorlu mücadelenin kazananı kim oluyor?


Lum’en, Laurent Genefort
Yayınevi: Numen Yayıncılık
Fransızcadan Çeviren: Arzu Nilay Kocasu
Yayına Hazırlayan: Berna Akkıyal
Düzelti: Ali Kuru
Mizanpaj: Mehmet Büyükturna
Kapak Tasarımı: Oğuz Mazlum
Ebat: 13,5 x 21,0 cm
Sayfa Sayısı: 283

Devamını gör
Japonlarda Çaya Dair Herşeyi Öğrenmek İçin Mutlaka Okumalısınız!
  • 12.3.2018 13:58:31
  • 0 Yorum
  • 165

Okakura Kakuzo’nun yazdığı “Çay Kitabı”,çevrisini Özge Özkan'ın yapması ile yayına sunuldu.Yayınını Palto Yayınevi Üstlendi.

İşte Aşağıda Kitabın Yayınlandıktan Sonra Çıkan Tanıtım Yazısından Küçük Bir Kesit
“Cennet ve dünyanın varlığından önce doğmuş her şeyi içeren bir şey var. Ne kadar sessiz! Ne kadar kimsesiz! Değişmeden ve yapayalnız duruyor. Kendine bir tehlike oluşturmadan dönüyor. İşte o, kâinatın anasıdır. Adını bilmiyorum, bu yüzden onu ‘yol’ diye adlandırıyorum. İsteksizce ona ‘sonsuz’ diyorum. Sonsuzluk ‘fani’dir; fani ‘yok oluş”tur; yok oluş da tekrar ‘başa dönüş’tür.”

Özellikle ülkemiz ve bulunduğumuz topraklarda çay kültürü oldkça önemli bir yere sahip ve yıllardır onla büyüdük hatta kahvaltılarımızı,börek çöreğimizi hep onun eşliğinde yaptık.O yüzden türk kültürünün vazgeçilmez bir parçası haline getirdik.

Japon kültüründe çayın yerini, sanatla ilişkisini, hazırlanışını ve misafirlere sunulmasını konu alan bu kitap, meşhur çay seremonilerine ve bu seremonilerin anlamına ışık tutuyor.
Yaşamsal sanatın bütünleştirmiş olduğu herkesin kesinlikle alması gereken bir kitap ve çay kültürünü öğrenmek adına yeri çok önemli.Mutlaka satın alıp okuyabilceğiniz kitaplar arasındaki önerilerimizin en başında geliyor diyebiliriz.

Devamını gör
Kaleminizi Konuşturacağınız Atölye Geliyor!
  • 12.3.2018 13:56:55
  • 0 Yorum
  • 166

Yazar ve editör  Gaye Dinçel,beş yıldır hizmet verdiği yazılar yazdığı atölyenin kapılarını cumartesi grubu adı altında tekrardan açmaya hazırlanıyor.Atölye çalışma saatleri 14:30 ve 16:30 arasında değişecek.24 mart günü hizmete başlanacak.

8 hafta süren atölyede katılımcılar her hafta bir öykü yazıyor. Her yani hafta yeni bir öykü yazılıyor ve öyküler büyük bir yorum yağmuruna tutuluyor eleştiriliyor eleştirilerek atölyeye katılanların daha iyi bir öykü çıkarabilmeleri adına yönlendirmeler gerçekleştiriliyor. 
Çağrısı şöyle:

“‘Benim gibi yazanlarla buluşmak, yazıp çizmek, konuşmak, ipuçlarını öğrenip daha iyi yazmak istiyorum’ diyorsanız yazı çizi atölyesine katılabilirsiniz.”

Devamını gör
Costa Ödülleri Sahiplerini Buldu!
  • 10.3.2018 09:58:59
  • 0 Yorum
  • 149

İngiltereli yazar Hillary Mantel, “Bring Up The Bodies” geçen sene  kitabı romancılar arasındaki en iyi kitap olarak ödülün sahibi olmuştu.

Mantel’in geçmişi gözler önüne seren ve tarihi romanlar arasında bir hayli dikkat çeken eseri  “Bring up the Bodies”, yine yzar geçmiş yıllara ait  2009 yılında da bir romanıyla ödül kazanmıştı. 

Costa ödüllleri her yıl farklı farklı katagorilerde sahiplerini bulmaya devam ediyor bu yılda yine sahiplerini bulmayı başardı ve durum şöyle:

Roman dalındaki ödül : Francesca Segal (“The Innocents”)

Şiir dalındaki ödül: Kathleen Jamie (“The Overhaul”)

En iyi biyografi ödülü: Mary ve Bryan Talbot (“Dotter of Her Father’s Eyes”)

Çocuk kitap ve eserleri dalındaki en iyi ödül: Sally Gardner (“Maggot Moon”)

Birleşik Krallık’ta 1971’den itibaren Whitbread Edebiyat Ödülleri, 1985’ten itibaren de Whitbread Kitap Ödülleri olarak bilinen yarışma, 2006 yılında Costa Kitap Ödülleri adını aldı.Bu ödüllerde genellikle birleşik krallıklar dikkate alınıyor ve genelde bu tarz kişilere ödüller veriliyor.Yani bu ödüller kitap değerlerimizi arttırmada bir hayli etkililer.

Devamını gör
Yalçın Tosun'a Has Bir Şiir Kitabıyla Geliyor..
  • 7.3.2018 11:47:26
  • 0 Yorum
  • 166

Öykü konusunda bir hayli yol katetmeyi becermiş başarılı yazar yine muhteşem öyküleriyle piyasada

İlk  kitabı Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler (2009) ile Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü’nü, ikinci kitabı Peruk Gibi Hüzünlü (2011) ile Sait Faik Hikâye Armağanı’nı alan, Dokunma Dersleri’nin (2013) ardından yayımlanan son öykü kitabı Bir Nedene Sunuldum (2015) ile de Yunus Nadi Öykü Ödülü’ne layık görülen Yalçın Tosun’un, Kendini Tutan Su isimli ilk şiir kitabı SEL Yayınları hizmetiyle yayına sunularak okurseverleriyle buluştu.

İşte tanıtımdan belli bir kesit...

‘”Yalçın Tosun, sessiz ama sarsıcı bir üslup kullanarak zamana, belleğe ve aşka dair sözlerini bu defa şiir yoluyla fısıldıyor.

En uçucu hazlardan en dayanılmaz acılara, tüm birikimini dizelere yansıtarak bir ömürbeyanı’nda bulunuyor.

“ölüm bile eskiyor, bunu unutmayalım”’

Devamını gör
“Karanlıktaki Kadınlar” Yayında!
  • 7.3.2018 11:46:40
  • 0 Yorum
  • 173

Birden çok yazarın hep birlikte kaleme almış olduğu ve merakla beklenen kitap  “Karanlıktaki Kadınlar” Bilgi Yayınevinin hizmetiyle yayına girdi.

İşte size tanıtımından bir kaç cümle
“Denge, bir sonraki dişil enerjinin yükselişine değin erk-baskısı altında ezilmeye mahkûm edilmişti. Zira cehennem dünyanın merkezinde yanmaya devam etmekteydi.”

Öykülerde kadınların genelde tekin olduğu söylenemez

Ama yakınarak, mağduriyeti yücelterek değil…
Kadınlığın hep bilinen ama bilmezden gelinen gücüyle…

Kız Kulesi’nde bulunan albino bebek, Maltepe’deki Bakireler Tapınağı, İstanbul’a gelen büyücü, Büyükada Rum Yetimhanesi’ndeki hayalet, Yerebatan Sarnıcı’ndaki Medusa, Üsküdar Toptaşı’nda Valide-i Atik Külliyesi’ndeki gebe kadınlar, Kadıköy’de Süreyya Operası’nda bir soprano, Caddebostan’ın gizemli geçmişindeki cadı bostanı, Ayasofya’nın dehlizlerinde Sofia’nın dönüşümü…İşte tüm bu tekinsiz yerlerde kadınların ayakta kalma ve rahatça gezmesi ne anlam ifade ediyor ki...Tüm bu kadınlar dokuz farklı öyküyü tek bir kitapta buluşturuyor.

İstanbul’un her biri farklı bir sır barındıran köşesinde,
kadınların rehberliğinde gizemli, heyecanlı, gerilimli bir yolculuk…

Kitabı yazmak için biraraya gelen edebiyetseverlerimiz...
Işın Beril Tetik, Aşkın Zengin Akkuş, Gülbike Berkkam, Orkide Ünsür, Zeynep Çolakoğlu, Seran Demiral, Özlem Ertan, Funda Özlem Şeran, Nurgül Çelebi Özmen

Devamını gör
Nobel Ödüllü Doris Lessing’den Feminizm Konulu Bir Bilim Kurgu!
  • 24.2.2018 10:12:54
  • 0 Yorum
  • 156

Nobel Ödüllü Doris Lessing’in “Argos’taki Kanopus Arşivleri” dizisinin ikinci kitabı Evlilikler, Niran Elçi çevirmenliğini üstlenmesiyle Delidolu Yayınları öncülüğünde okuyucularıyla buluştu.

Tanıtım Bültenine Özel 

2007 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Doris Lessing’in, politik bilimkurgu başyapıtı “Argos’taki Kanopus Arşivleri” dizisinin ikinci kitabı Evlilikler, cinsiyet rolleri, kadın-erkek ilişkileri ve farklı yönetim biçimleri gibi güncelliğini hiç yitirmeyen konuları sorguluyor. 

Bilimkurgu, fantezi ve siyasetin iç içe geçtiği Evlilikler’de Doris Lessing, cinsiyet rollerini, iki karşı cinsin aralarında geçen ilişki türlerini farklı boyutlarının birbirleriyle çatışmalarını konu alıyor.
Roman, anaerkil bir uygarlık olan 3. kuşağın kraliçesi Al-Ith ile ataerkil 4. kuşağın yarı barbar kralı Ben Ata’nın evliliği ile başlıyor. “Tedarikçiler” adını taşıyan bir üst akıl tarafından zorla gerçekleştirilen bu evlilik, zıtlıklar nedeniyle büyük çatışmalara sebep oluyor; ancak, zaman içinde, her iki kuşak da bu evlilik sayesinde dönüşüme uğruyor. Dişil ve eril kozmik güçlerin mücadelesinden kim galip çıkacak? Kral mı, kraliçe mi, yoksa bu evliliği en başından beri planlayan Tedarikçiler mi? 

Seriden bağımsız olarak da okunabilen ve Nobel Ödüllü Doris Lessing’in  tamane özgün olarak nitelendirdiğimiz tarzını yansıttığı Evlilikler, Türk, Pers ve Arap toplumlarını temsil eden adlandırmalara değinerek ve dönemin motiflerini çizer gibi okuyucuda geleneksellik hissiyatı uyandırarak  doğu ve batı kültürlerini politik bir bilimkurgu hikâyesinde buluşturuyor. 

“Cinsler arasındaki ilişkilerin feminist bir alegorisi. Baştan sona beklenmedik olanın cazibesiyle, kendi anlatısının ve görsel icatlarının hızına teslim olmuş bir imgelemin keşifleriyle dolu.” 

Devamını gör
Kadınlara Özel Okuma Atölyesi Açılıyor!
  • 24.2.2018 10:11:02
  • 0 Yorum
  • 141

Çiğdem Odabaşı’nın katılımıyla gerçekleşecek olan ‘Yeryüzüne Dayanabilmek İçin’ adlı atölye yaratıcı okumayı ele alacak. Etkinlik Yapı Kredi Kültür Sanat’ın katkılarıyla gerçekleşecek.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla düzenlenen atölyede 18 yaşını doldurmamış tüm kadınlar katılabilme imkanı bulacak.   25 kişilik kontejyanı olan etkinlik için rezervasyon 2 Mart Cuma günü açılacaktır.

Tüm kadınlarımı rezervasyon için davet ediyoruz.http://sanat.ykykultur.com.tr/etkinlikler/yeryuzune-dayanabilmek-icin-tezer-ozlu

Devamını gör
Merakla Beklenen Ferdinand Filmi İle Birlikte Tüm Kitapçılarda
  • 22.2.2018 12:39:17
  • 0 Yorum
  • 178

Boğa "Ferdinand"ın kısacık ancak farklı öyküsüyle çok şey anlatan  kitap Pena yayınlarının öncülüğünde satışa sunuldu.

1936 yılında Amerikalı yazar Munro Leaf tarafından yazılmış olan ve Robert Lawson ile tasvir edilen çocuk kitabı “Ferdinand”, boğa güreşinde savaşmaktan çok çiçek koklayan boğanın hikayesini anlatıyor. Kardeşlerinden, akranlarından farklı bir boğa olan Ferdinand,savaşmaktan yada dövüşmekten vazgeçip mantar ağacıyla yaşamayı o çok sevdiği biribirinden güzel çiçekleri koklayamayı onlarla konuşmayı tercih ediyordu. Romantikliğe farklı bir bakış açısı getirerek ezberleri bozuyordu.
1930'lu yıllarda basılan bu kitap okuyucudan büyük ilgi görmüş ve onbinlerce satılmıştır., Munro Leaf imzalı çocuk kitabından yola çıkılarak beyazperdeye aktarılan eğlenceli animasyon 22 aralık tarihi itibariyle beyaz perde de izleyicisiyle buluşacak.

 Kitabın Yazarı Munro Leaf Kimdir?
Aynı zamanda Munro Leaf olarak bilinen Wilbur Munroe Leaf (1905-1976) yazarlık kariyeri boyunca birçok kitap yazmış Amerikalı çocuk edebiyatı yazarıdır. Kitapları Ludwig Bemelmans, Robert Lawson ve Theodor Seuss Geisel (Dr. Seuss) de dahil olmak üzere birden fazla ünlü santçı tarafında resmedilmiştir. Dünya da bir çok ülkede büyük yankı uyandırmış ,piyasaya sürüldüğünde bir çok polemiğide beraberinde getiren 60'dan fazla dilde çevrilerek büyük bir izleyici kitlesine ulaşan Ferdinand kitabıyla kariyerinde başarılı bir yol katetmiştir.

Devamını gör
11.Sayısı İle Edebi Yolda İlerliyor!
  • 21.2.2018 14:43:46
  • 0 Yorum
  • 157

Benim için yorucu ve koşuşturmalı bır yıldı. Koca yılı edebi mutfağımızda yeni şeyler üreterek geçirdik. Üretken, verimli, yenilikçi ve girişken olmaya çabaladık. Gelen yazıların sayısı sürekli arttı. 12. 13. sayılarda şimdiden yer kalmadı. 14. Sayının yarısı doldu. Bir haftaya kadar gelen yazıları ancak 15. sayıya arşivleyebileceğiz. Yazıların erken yayına girmesi için bekleyenlere geliş tarihini esas almamız gerektiğini duyurmak isteriz.
Basılı olmaktan tutunda bir kafe, kültür merkezi açmaya varan öneriler geliyor. Gelen diğer bir öneri derginin ulusal hakemli olmasıydı. 11. Sayıdan itibaren ulusal hakemli dergi olundu.

Farklı bir bakış açısıyla çıktığımız yolda politikalarımız devam etmekte ve geliş değiş ilerle diyerek yeni genç ve dinamik arayışlarımız sürüyor.Ülkemizin en popüler siteleri dergimizi haber yaptılar ve guruluyuz. Hürriyet Gazetesi muhabiriyle görüşmemiz olumlu geçti. Şu an derginin haberini yapmak için inceliyor.Aralık ayının en başlarından itibaren  Otel Real Konak dergimizi büyük ölçüde destekledi.   Aralık ayında genişletilmiş bir toplantı ve “Güneydoğu’da Kadın Deneyimi Paylaşımı”nı orada yaptık.

Karakedi Tiyatro Topluluğu “Ünzile- Bir Meleğin Ölümü” adlı oyununu 11 Aralık’ta sergiledi. 15 Aralıkta Down sendromlu, otistik ve diğer engel grupları konusunda duyarlılık oluşturmayı hedefleyen Dilek ERTÜRK Topluluğu kuruldu. 20 Aralıkta çadırda buz gibi havada yaşayan mültecilere gıda ve giyeceklerini ulaştırdık.

Devamını gör
Doktordan Şiir Kitabı
  • 21.2.2018 14:41:52
  • 0 Yorum
  • 142

ONDOKUZ Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Ersoy Kocabıçak, Açılan bir fuar kapsamında şiirseverlere kitabını tanıttı.
Gerçekleştirilen 4.kitap fuarıyla birlikte Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç.Dr. Ersoy Kocabıçak, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği standında, sevenleriyle buluştu. Tüm Fuarcılık Yapım A.Ş. (TÜYAP) ve Türkiye Yayıncılar Birliğinin iş birliği ile düzenlenen Karadeniz 4. Kitap Fuarına katılan Dr. Ersoy Kocabıçak, ‘Yalnızlığımın kusuruna bakmayın’ isimli ilk şiir kitabını imzaladı.
Kitap yazmayı hobi olarak yaptığı söylenen Doç. Dr. Kocabıçak,sıl mesleğinin beyin cerrahi doktorluğu olduğunu belirtti. Doç.Dr.Kocabıçak, “Çevremdeki insanların manevi destekleriyle ilk kitabımı yazmış bulunuyorum. Edebi sanat bize doğuştan gelen bir yetenek ve bu yeteneğimizi kemdi çapımızada değerlendirmeyi amaçlıyoruz. 82 sayfa ve kitabımda eski ve yeni şiirlerim bulunmakta” dedi.
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin organize ettiği imza gününe yazar Doç. Dr. Kocabıkçak ile birlikte, 2008 yılı Yunus Nadi Öykü Ödülü ve 2011 yılı Troya Folklor Araştırma Derneği Edebiyat Ödüllü öykü yazarı Dr. Alper Akçam da katıldı.

Devamını gör
Yazar Mehmet Bilal'den Okuyucularına Sevindirici Haber
  • 20.2.2018 11:32:44
  • 0 Yorum
  • 146

Yazarımızın kısaca hayat hikayesini inceleyecek olursak kendisi 15 Mayıs 1962’de İstanbul’da doğmuş. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji bölümünü bitirmiş,Stuttgart Üniversitesi’nde Almanca ve Politika dersleri almış. 1980’li yıllarda ilk öyküleri yayımlanmaya başlamıştır.

Uzun yıllar reklam yazarlığı ve yaratıcı yönetmen olarak çalışmış.Çeşitli basın yayın organları ve internet ortamlarında sinema, müzik ve edebiyat üzerine yazan Mehmet Bilâl, Aliye, Rüya Gibi, Binbir Gece, Sessiz Fırtına, Güldünya ve Aşk ve Ceza adlı televizyon dizilerinin senaryo ekibinde yer almıştır ve oyuculuk deneyimiyle belli bir okuyucu kitlesine ulaşmayı başarmıştır.

Murathan Mungan’ın projesi Müslüm Gürses Aşk Tesadüfleri Sever albümü için Bir Ömür Yetmez, Rüya Gibi dizisi için Koyu Kara Kapkara, Sessiz Fırtına dizisi için Gidemezsin ve Binbir Gece dizisi için Nenni Bebek adlı şarkıların sözlerini yazmıştır.Sanatçı ruhunu farklı katagorilerde göstererek bu bağlamda insanları etkilemeyi başarmıştır.

 Son dönemlerine bakacak olursak;

İlk romanı Üçüncü Tekil Şahıs 2003’te, ikinci romanı Adresinde Bulunamadı 2005’te, öykü kitabı Üvey 2010’da  yayımlandı. Türk pop müziği üstüne yazılarını derlediği Türk Hafif Yazıları adlı deneme kitabı 2007’de www.altkitap.com sitesinde okurla buluştu.

Üvey adlı öyküsü “Step-son” adıyla Akashic Books’un Istanbul Noir ve Oxygen Books’un “city-pick Istanbul” seçkilerinde, Bağımlı adlı öyküsü Murathan Mungan’ın Seçtikleriyle Kadınlar Arasında kitabında, Form adlı öyküsü Ayşe Akaltun’un Erkekler seçkisinde yer aldı.

Osmanlı’da Bir Vampir serisinin ilki Béla ve devamı niteliğindeki Günah aynı anda NotaBene yayınevi aracılığıyla piyasaya sürüldü.Artık sevenleriyle sanatını buluşturma vakti...
Kitabının içeriği genel hatlarıyla ele alındığında ;
Béla - Osmanlı’da Bir Vampir, erken yaşta hayatını kaybeden bütün rock starlar gibi 27 yaşında kalbi duran ve yaşlı bir vampir tarafından dönüştürülen bir gencin 1800’ler İstanbulu’nda geceyi, meyhaneleri ve köçekleri keşfini anlatıyor, gönül düşürdüğü firari bir yeniçerinin peşinde sürüklenmesini anlatıyor.Umarım okuyuculardan büyük ilgi görür.

Devamını gör
Adsız Ağaçların Gölgesinde
  • 8.1.2018 16:35:16
  • 0 Yorum
  • 187


Güneş bir kere doğunca ister istemez her şey açığa çıkar. Bu çıplak göğün altında ne masalların anlatıldığı, nelerin söylendiği, hangi sırların kulaktan kulağa fısıldandığı günle beraber gizini yitirir. Bir anlatıcı edindiğinde her olay bambaşka bir şeye evrilir. Her konu(m) anlatıcıyla biçimlenir. Drago Jancar’ın Dedalus Yayınları’ndan çıkan kitabı Adsız Ağaç, ilginç konusu, Balkan tarihine kadar uzanan yapısı ve Jancar’ın kendi yazı dünyası için özel bir kitap.

Adsız Ağaç, daldan dala atlayan, savaşın acılarını, barış sürecinin sancılarını, insan denen yaratığın duygularını, arzularını, güdülerini yansıtan bir kitap. Roman 87. bölümden başlıyor. Ardından giderek hızını arttırarak 99. bölümde başa dönüp zamanını değiştiriyor. Bundan sonra 86. bölüme doğru ilerleyip ve ardından anlatıyı sona erdiyor. Bu git-gel’lerle anlatıcı zamanı kırıyor ve dilediği gibi şekillendiriyor. Kronolojik gidişin bozulduğu görülüyor. Buna anlatının kendisinin neden olduğunu söylemek de mümkün. Zira anlatılan zamanlar göz önüne alındığında bir bütünlükten yoksun oldukları hemen farkediliyor. Savaşın insanları parçalayan dünyasının metne yansıdığı görülüyor. Bir şarapnel parçası metne değip onu darmaduman etmiş, parçalarını dört bir yana saçmış gibi âdeta. Böylelikle ortaya çıkan metnin bütünlüğü zedeleniyor ve kendi yapısı ortaya çıkıyor.

Jancar’ın dünyasında Slovenya üzerinden Balkanlar geniş bir yer tutuyor. Balkanlar’ın gerek Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinden itibaren gerekse Yugoslavya’nın dağılma sürecinde yaşadığı felaketlerin bir ulus üzerinden görünümü de söz konusu. Bitmek bilmeyen –sürekli kendini yineleyen- savaşlar bu coğrafyadaki tüm insanları etkiledi. Buna paralel olarak yazarın birçok tarihsel süreci romanına taşıdığı da görülüyor. Kimi sürecin genişçe ortaya konduğu kimininse kıyısından geçildiği bu kronolojide yazarın kaçındığı süreçlerin olduğu da hissediliyor. Buna belki de yazarın bir “politikacı” olmasının neden olduğunu düşünmek mümkün. Zira bu noktada otobiyografidan kaçmak mümkün gibi gözükmüyor.

Roman kendini bir kırsalda açar. Güneş doğar ve rençberler gözükür. Her şey sanki geniş bir enginliğin içinde ve huzur dolu gibidir. Ardından anlatı giderek bir noktada sabitleşmeye, bir odak aramaya başlar. Sonunda bunu bulur. Karakterle beraber hâl şekillenmeye başlar. “En son bir ağacın altında oturduğunu hatırlayan” karakter kendine gelir. Bu kendine gelişle beraber olaylar silsilesi de başlamış olur. Karakterin ormanın içinde yürümesi, dokunduğu şeylerin onda uyandırdığı his, yosun kokusu, dokunun hazzı; hepsi onun hassaslığında kendine yer bulur. Bu, bir yandan da okura karakterin nasıl bir dünyaya sahip olduğunu hissettirir. İsim sonradan oluşur.

88. bölüm sessizliğin içinde bir evin kapısında açılır. Ama çalınan kapı olmaz, vurulan bir cam sesi duyulur. “Aleksij” haykırışı bir ânda her yere dolar. Camın ardından reddediş ve o olmayış, içindense onu arayış gelir. Bu inkâr ve beklenenin kimliği, arayanın kimliği ve aranma arzusu kendi kendine bir dünya oluşturur. Romanın ilk bölümüne koşutlaşır ama bir o kadar da belirsizliği duyumsatır. Okur için kimliği belirsiz karakterler oluşur. Ardından perde açılır ve sisler dağılmaya başlar. Böylelikle roman için bir diğer anlatı katmanı hazırlanmaya başlanır. Bu evdekiler üzerinden zamana yeni bir ilave yapılır. Böylelikle yazarın kronolojik sıçramalarına elverişli zemin hazırlanmış olur.

Yazarlar anlatıları için karakter seçerken onları nereye yerleştirecekleri özenle seçer. Çünkü bu yerleşimin bir işlevi olmalıdır. Boşlukta kalan, olduğu yeri doldurmayan, okuru ikna etmeyen karakter anlatıyı zayıflatır, yazarın da elindekini kaybetmesine neden olur. Bunun için bu süreci iyi yönetmek gerekir. Adsız Ağaç boyunca bu yerleşimin önemi ortaya çıkar. Çünkü Jancar’ın ne yapmak istediği kadar nelerden kaçtığı da yer yer gözükür. Politik ve kaotik zeminlerden uzak, kendini herkesin bildiği ve hemfikir olduğu zaman ve mekâna yönlendiren bu durum ana eksende keskin bir hattı oluşturur. Aşağı yukarı romanın geçtiği zaman dilimi kendini gösterir. Zaman bazen hızlanır bazen duraksar. Bu bölümsel geçişlerde yazarın hesaplılığı gözükür. Hikâyenin uzandığı zaman da bir hayli geniştir tüm bunlarla beraber. İki binli yıllara dek genişleyen bir anlatıdır bu. Aleksij’in giderek şiddetlenen serüveninde zamanın dur durak bilmeden aktığı gözükür. Lipnik’in araştırma, tanık olma, işleme süreciyse buna paralel daha oturaklı, daha belirgindir. Yaşamın durakaldığı yerde yazma eyleminin kendisi gözükür. Koşunun yerini koşanı izleyiş alır. Tüm bunların içindeki “seks günlüğü”yse ayrı bir yere konumlanır. Anlatılanla anlatılanı okuyan arasında ilginç bağlantılar oluşur. Okur kendini ve isteklerini keşfetmeye başlar. Böylelikle onun için önlenemez bir başka açlık oluşur. Kendini buna doğru hızla iten Lipnik’in eğilimleri onu bambaşka ve hiç hesaplamadığı yerlere doğru sürükler. Bu tuhaf ve alışılagelenden bambaşka bir şekilde oluşturulan günlük her şeyi birbirine katar. Sonunda ilginç bir araştırma vakası oluşur. İçine ciddi oranda erotizm katılmış –en azından günlüğün okuyucusu için- bir polisiyeye evrilme gözükür. Nitekim bu arama, gerçeği görme arzusu, karakterleri keşfetme isteği okurda bunu uyandırır.

Romanın birinci bölümü yağmur sesleriyle açılır. 86. bölümde açan güneş gitmiş, yerini kapalı bir gök almıştır. Akıp duran bulutlar bu sayfalara yağmuru taşıyıp durur. Yapay ışıkların, fazla çıkan seslerin, gürültüsüyle huzuru yok eden boğuntuların arasında karakterler gözükmeye başlanır. Zıt bir tablo çizilir romanın başındaki hâle. Üstelik zaman da değişmiş, ortaya başka bir alan çıkarılmıştır. Anlatıcının konumunda da farklılık kendini gösterir. Sanki zaman ve bölümle beraber her şey yerini bir başkasına bırakmış gibidir. Değişim sürekli kendini hissettirir, her anlamıyla.

“Vitrindeki mankenlerin hepsinin bir rüya olduğunu ve sadece onların gülümsediğini hayal ettiğini düşünür, sadece rüyalarda hareket yoktur ve bir an bile çok uzun zaman gibi gelir.”[1] Vitrindeki bu mankenler, bu eş suratlar, aynı donuk hâller zamanı imler. Her şeyin benzeşliği aşıp aynılaştığı yerde ortaya çıkan karakterin dünyası kendini gösterir. “Gece bekçisi Mehmet’in veya iş arkadaşı Beno’nun” düşündükleri, Ljubljanica Nehri’nin çağlayan suları, yıkılan barajın kalıntıları, Marijana’nın söyledikleri; hepsi yeni ülkenin şartlarını, kimliğini, özelliklerini sergiler. Bir araya gelen tüm bu insanların sahip oldukları ortak “kader” Balkanlar’ın da ortak tarihini yazar.

Drago Jancar’ın diğer kitapları gibi Dedalus Yayınları’ndan basılan ve Sina Baydur tarafından dilimize kazandırılan romanı Adsız Ağaç, Balkanlar’ın tarihini, kimliğini, dönüşümünü bambaşka süreçler ve karakterler üzerinden anlatan, bir seks günlüğü üzerinden serüvenlerini açan, Lupnik’le Aleksij’le ve birçok karakterle bu topraklarda dolanan ilginç bir roman.

kaynak:artfuliving

Devamını gör
Kafe Dedalus Serisi, İki Büyülü Kitapla Yayına Başladı!
  • 6.1.2018 11:17:07
  • 0 Yorum
  • 170

Dedalus Kitap'ın yeni serisi Kafe Dedalus, çok kıymetli iki eserle yayın hayatına başladı. Bir tarafta Gürcü edebiyatının dipsiz kuyusu Erlom Ahvlediani, diğer taraftaysa yeniden keşfetmenin tam da zamanı olan Lewis Carroll var.

Yayın dünyasına dâhil olan çocuk kitaplarının her geçen gün arttığı, niteliğin ise giderek büyük bir soru işaretine dönüştüğü 2017’nin son günlerinde Dedalus Kitap, şahane bir seriye imza attı. Kafe Dedalus serisi gerçekten de oldukça önemli iki kitapla yayın hayatına başladı.

Serinin ilk kitabı Lewis Carroll‘ın “Alice Harikalar Diyarında”sı oldu. Belki de bu kitap, bizlere serinin ilerisi için de ışık tutuyor; gelecekte ne tarz çocuk kitaplarını okuyacağımızı işaret ediyordu. Alice’i hepimiz okumuşuzdur. Ancak yeni bir gözle düşünmenin, sizce de zamanı gelmedi mi?

Neyi kastettiğimizi kitabın yayıncısı Sedat Demir‘den dinleyelim:

    “Alice’in Kedi ile delilik hakkındaki diyaloğu düşünelim. Alice’in yerine Platon’u, Kedi’nin yerine Sokrates’i koyalım. Aralarında fark görebiliyor musunuz? Alice Nietzsche’nin uçurumlarına da bakar. Yani hikayedeki tavşan deliklerine. Aşağı düşerken bu dünyadan –algılarının değişmesi gerektiği düzeyde- uzaklaşır, algıları değişir. Nietzsche’nin kurgusunda, her zaman boşluğa düşme ihtimali vardır. Nihayetinde bizim gerçeklik olarak tasarladığımız da bir kurgu. Peki zaman? Bu çukurun içinde vakit nasıl geçer? Şimdiki, gelecek ve geçmiş zamanın üçü de şimdiki zamanın içindedir. Mesela St. Augustine’e göre. Zaman, şimdiki zaman içinde yuvalanan zihinsel bir süreçtir. Geçmiş de, gelecek de şimdiki zaman içinde ölçülü. Burada aklımıza “dünün reçeli” ya da Alice’in Alaycı Kaplumbağa’ya verdiği cevabı, artık kendisinin dünün hikayesine ait olmadığını söylediği anı. Alice okumanın faydaları çok.”

Kitabın tanıtım bülteniyse şöyle:

    Büyük yapıtların özelliklerinden birisi dünyanın tüm anlamına sımsıkı bağlı olma çabası. Alice de bu büyük yapıtlardan. Bir yönüyle, Viktoryan dönemin baskılarını ve baskıya maruz kalanların –özellikle kadınların– gündelik yaşamının örtük bir hicvini sunarken, diğer taraftan kapılarını felsefeye, algıya, anlam ve anlamsızlığa, feminizme ve birçok dünyaya açıyor. Evet, Lewis Carroll’un kaleme aldığı, artık klasikleşmiş bu “masal” Tavşan’la, Şapkacı’yla, Kupa Kızı’yla, Tırtıl’la eğlenceli, harika bir teklif.  Bu teklifi değerlendirmek ise sizin elinizde.

Melis Gözüyukarı‘nın çevirdiği, Yetkin Taşkın‘ın ise illüstrasyonlarını üstlendiği eser kolay okuma sağlayan bir boyuta da sahip.

Kafe Dedalus‘un ikinci kitabıysa “Vano ile Niko” oldu. Gürcü edebiyatının önemli isimlerinden Erlom Ahvlediani‘nin kaleme aldığı bu kitap, Gürcistan’daki üniversitelerin felsefe bölümlerinde dâhi okutulmakta.

Erlom Ahvlediani ismi ülkemiz okurlarına yabancı bir isim değil. Kendisini daha önce “Sivrisinek Şehirde” kitabıyla tanımış ve hatta şurada kısa da olsa üzerine biraz konuşmuştuk.

Kitabın tanıtım bülteni şöyle:

    “Vano  ile Niko, heyecan verici, aynı zamanda paradoksal. Anlatıda artık kapanmış kapılar için yeni bir yol, yeni bir çare.  Ben yeni Beckett’ımı buldum.”
    – Peter Handke

    Vano  ile Niko, İnsan ilişkilerinin bir kataloğu, felsefe kürsülerinde okutulan büyülü bir risale, paradoksal bir serüven, Peter Handke’nin gözdesi, içinde iki insanın yaşadığı bir fabl, ardından hemen Flaubert’in Bouverd ve Pechucet’si ile Beckett’ın Mercier ve Camier’i okunması gereken bir roman.

Vano ile Niko‘nun çevirisi Gürcü asıllı yazar ve çevirmen Parna-Beka Çilaşvili‘ye ait. Kitabın illüstrasyonları ise Marşandiz Fanzin ve Aylık Öykü Seçkisi‘nden de hatırlayacağınız Aslı Ekim‘den gelmiş.

Velhasıl Kafe Dedalus, her yaştan okurun damak zevkine hitap edecek şahane bir seri olacakmış gibi duruyor.

kaynak:kayiprihtim

Devamını gör
"Küller Şehri - Cassandra Clare"
  • 15.12.2017 16:08:50
  • 0 Yorum
  • 137

ARKA KAPAK:

Vampirler, kurtadamlar, periler, gerçek aşk ve aklınızı başınızdan alacak kadar heyecan! "Ölümcül Oyuncaklar" can yakmaya devam ediyor!
Komada bir anne ve dünyayı yok etmeye kararlı bir baba... Clary  Fray, kurtadamlar, şeytanlar ve gizemli Gölgeavcıları'yla dolu, ürkütücü New York yer altı dünyasına doğru sürükleniyor. Geçmişiyle ilgili öğrendikleri yalnızca başlangıç. Şimdiyse dünyanın kaderi Clary'nin ellerinde. Yeni keşfettiği güçlerini ustaca kullanmayı ve asla kendisinin olmayacak bir erkeğe karşı hislerini dizginlemeyi başarabilecek mi?

 Bildiğimiz üzere, Clary'nin annesi komada ve babası da Valentine denen iğrenç yaratık. Valentine'dan nefret ettiğim kısma sonra geleceğiz, her şey sırayla.


     Jace'ten... ay, pardon kitaptan bahsedelim. Önceki kitapta öğrendiğimiz üzere Clary ve Jace kardeş; Clary annesi Jocelyn ve Jace de babası olacak Valentine adlı canavarla büyüyor. Ayrı yaşamaları da onlar için kötü oluyor. Birbirlerine aşık oluyorlar.

     Bu sırada da Valentine adındaki kötü adam olacak herif Ölümcül Oyuncaklar'ı -ayna, kılıç, kupa- kullanarak Aşağı Dünya'yı yok etme, Merkez'e saldırma planlarına devam ediyor. Karşısına çıkan herkesi öldürecek. Çok da güçlü silahları var, sadece Ölümcül Kılıç değil; ayrıca o kılıçla çağırdığı iblisler (tamam, belki de asıl silahı kılıçtır).

     Yüce İblisler, Avcılar, Drevaklar... bir şeyler bir şeyler. Bir de Sorgucu'muz var: Imogen Horendale. En başta nefret ettiğim ama sonradan acıdığım, sonunda çok üzüldüğüm bir karakterdir kendisi. Ha, bir de Clary ve Jace'in keşfettiği yeni güçleri var. Şu Agramon'un Jace tarafından gebertilmesi de çok şirindi. Hele Agramon'un, Jace'in karşısına Clary olarak çıkması falan. Yerim ya.

     Bir insan kendi kendini ancak bu kadar aşağılayabilirdi. Neyse, yine kitabın dışına çıktım. Ya, Cassandra'nın kitapları o kadar dolu dolu oluyor ki neresini anlatacağımı şaşırıyorum, cidden bak. O kadar çok şey oldu ki.

Bakınız;

  •     Valentine'in hunharca planları.
  •     Clary ve Jace. Ve Clary. Ve Jace. Ve Jace. Ve Jace. Jace, Jace, Jace.
  •     Simon, ay yavrum yazık sana ya. Valla acıyorum şu çocuğa. Yine olan Simon'a oldu. Şu çocuğu Maia'yla sevgili yap, sen de rahatla biz de Cass.
  •     Luke'u yerim ya. Sürekli Jocelyn'in yanında. Kitabın başlarında hastanede yaşıyor resmen.
  •     Sorgucu ve Max: yeni karakterler. Alec ve Isabelle'in anne babalarını da görüyoruz. Ayrıca Raphael adındaki vampir karakterimizle bu kitapta da karşılıyoruz.
  •     Magnus Bane. Bu kitapta ona üzüldüm. Ne zaman kötü bir şey olsa Magnus'u arıyorlar, o da geliyor hokus pokus yapıp kendini tüketiyor.

     Neyse, şimdi kitaptan sevdiğim alıntıların sadece bir kısmına bakalım.
ALINTILAR:

    O, Jace'ti. Eğer kışkırtılırsa bir Mack kamyonla bile kavgaya girebilirdi.

(sf. 47)

    "Evet," dedi Jace. Kendisine yardımı olacak şekilde davranmıyordu. "Küçük yaştan beri bir şeytan beynine sahip olmak için eğitiliyorum. Sineklerin kanatlarını koparmak, dünyanın su kaynaklarını zehirlemek... Bu şeyleri kreş yaşımda öğreniyordum. Bana gasp ve tecavüz eğitim vermeden önce ortadan kaybolduğu için sanırım hepimiz şanslıyız. Yoksa kimse güvende olmazdı."

(Jace, sf. 95)

kaynak:oburkitap

Devamını gör
Harry Potter Kitaplarını Baştan Sona Okuyan Yapay Zeka, Serinin Devamını Yazdı!
  • 14.12.2017 15:55:09
  • 0 Yorum
  • 173

Efsanevi fantastik roman serisi Harry Potter, bir yapay zeka tarafından okundu, sonra bu yazılım öğrendiklerini kullanarak seriye devam niteliğinde bir hikaye yazdı. Hikaye, Harry’nin yakın dostu olan Harmonie ve ailesiyle ilgiliydi.

Yapay zekaların daha önce film senaryosu ve şiir yazdıklarını, satranç ve Go oyunlarını sıfırdan öğrenip usta oyuncuları yendiklerini gördük. Hatta insanlar olarak sanki bu durum çok sıradan bir şeymiş gibi alıştık. Peki hiç akıllı telefonunuzdaki klavyenin kelime tahmin etme özelliğini kullanıp, birbirinin peşinden gelen kelimelerle anlamlı cümleler kurmaya çalıştınız mı? İşte bu minik yapay zekayla benzer bir mantığa sahip olan bir başka yapay zeka, Harry Potter kitaplarını okudu. Makine öğrenimi sayesinde bu tüm hikayeyi öğrenen yazılım, algoritmik raslantısallık denilen garip bir karışımla yeni metinler oluşturmaya başladı.

Temel anlamda bütün kitaplar seriyle dünya çapında üne kavuşan yazar J. K. Rowling’in olduğu için, yazılımın onun kelimelerini kullanarak ortaya koyduğu devam hikayesi de kendisine ait.
“Harry Potter ve Büyük Bir Kül Yığını Gibi Görünenlerin Portresi”

Evet, hikayenin adı bu ve beklenildiği üzere içeriği de biraz absürt durumda. Seriyi yakından takip edenler Ölüm Yiyenler’i de yakından tanıyacaklardır. Yapay zekanın ürettiği hikayede bir Ölüm Yiyen, üzerinde “Hermione Nasıl Dans Edildiğini Unuttu” yazılı bir tişört giyiyor, Harry ise Hogwarts’ın tatil olduğu “yaz ayları boyunca sarmal bir merdivenden düşüyor”, Ron sürekli dans ediyor ve bunu yaparken Harmonie’nin ailesini yemeyi deniyor. 

Hikayenin hiçbir kısmı anlayacağınız üzere mantıklı değil. Ancak yapay zekanın kelimelerle haşır neşir olup, yaratıcı içerikler üretebilmesi dikkat çekici.

 

kaynak:webtekno

Devamını gör
Cadı Tohumu
  • 6.12.2017 17:00:37
  • 0 Yorum
  • 154

 

William Shakespeare’in ölümünün 400. yılı dolayısıyla başlatılan ‘Shakespeare Yeniden’ serisi kapsamında Margaret Atwood’un kaleme aldığı Fırtına eserinin uyarlaması olan Cadı Tohumu üzerine karşılaştırmalı bir inceleme.

Bir klasik günümüze uyarlanabilir mi? Bir uyarlama orijinaline ne kadar benzemelidir? Benzemese bile ona uyarlama diyebilir miyiz? Konu bakımından benzer olması mı o eseri uyarlama yapar, yoksa dili mi? Özellikle de 16’ncı yüzyıla damga vurmuş, adını altın harflerle dönemine yazdırmış, dünyanın en seçkin drama yazarlarından biri olarak kabul edilen William Shakespeare’in bir eseri uyarlanırsa nasıl olur?

1623'te, Shakespeare'in ölümünden sonra onu seven iki arkadaşı John Heminges ve Henry Condell, Shakespeare'in tüm dramatik eserlerini içeren bir derleme yayımladıklarında, Ben Jonson onu anmak için kitapta yayımladığı şiirde "Bir döneme değil, tüm zamanlara ait." demişti. Cadı Tohumu kitabının sonunda ‘Shakespeare Yeniden’ serisinin diğer kitaplarına göz atmadan önce bu söz karşımıza çıkıyor. Tüm zamanlara aitti evet, ama bu onu başka bir yazar tarafından günümüze uyarlamaya çalıştığında ne kadar var edebilecekti, yoksa onu uyarlayan yazar Shakespeare üzerinden kendi varlığını tekrar mı kanıtlayacaktı?

‘Shakespeare Yeniden’ (The Hogarth Shakespeare) serisini 2015 yılında, William Shakespeare’in ölümünün 400. yılı dolayısıyla, 1917’de Virginia Woolf ve eşi Leonard Woolf tarafından Londra’da kurulan yayınevi The Hogarth Press başlattı. Doğan Kitap tarafından dilimize kazandırılan bu seri, Booker Ödüllü dünyaca ünlü Kanadalı yazar Margaret Atwood’un Shakespeare’in en bilinen oyunlarından Fırtına’yı yeniden yarattığı Cadı Tohumu ile devam ediyor. Eylül ayında raflarda okuyucuyla buluşan kitap Shakespeare’in Fırtına oyunun modern bir uyarlaması. Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsü isimli feminist distopik kitabının dünyada büyük bir yankı uyandıran bir dizi olarak yayımlanmaya başlaması, daha sonra uzun zamandır baskısını bulamadığımız bu kitabın Doğan Kitap tarafından tekrar basılması son bir senedir Margaret Atwood’un adını Türkiye’de sıklıkla duymamıza sebep oldu.

Fırtına’nın Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan yayımlanan baskısının 2014 önsözünde Özdemir Nutku, “Fırtına Üzerine” başlıklı yazısında “Fırtına, hem sanatçının hem de seyircinin imgelemine hitap eden bir oyundur. Yaşamı fantastik bir dünya içinde eleştirir ve elbette sahnelemede sanatçıya sınırsız ifade olanakları sağlar. Bu oyunu sadece biçimsel açıdan ele almak, oyunu felsefi içeriğinden soyutlar ve elimizde yalnızca müzikli danslı bir melodram kalır.” der. Bu söze bağlı kalarak biraz ilerlemek isterim.

Shakespeare’in Fırtına oyununda Prospero gerçek Milano dükü olmasına rağmen hırslı kardeşi Antonio tarafından oyuna getirilir ve Prospero ve kızı Miranda bir kayıkla denize bırakılır. Oyunu planlayanlar dışında herkes, onların bir gezi sırasında kaybolduğunu zanneder. Kimse onların bir adaya ulaşabileceğini tahmin etmemiştir ve herkes onların öldüğünü varsayar. Böylece yeni Milano dükü Antonio olur. İşte tüm hikâye buradan sonra başlar. Antonio bu planı yaparken yalnız değildir elbette. Napoli kralı Alonso da ona yardım etmiştir. Prospero adadaki tek insan Caliban ve kızı Miranda ile yaşamını sürdürür. Prospero, Caliban’ın ölmüş annesi Syntax’ın cini Ariel’i, bir ağaç kavuğundan kurtarması üzerine ona özgürlüğünü vadederek intikam planına Ariel’i de ortak eder. Prospero’nun oyuna getirilerek dukalığından olması ve sonrasında intikam planları yapması Atwood’un Cadı Tohumu’nda Felix karakteri olarak karşımıza çıkıyor. Felix çalıştığı tiyatroda sanat yönetmenliği yaparken yardımcısı Tony tarafından oyuna getirilir ve işinden kovulur. Cadı Tohumu hikâyesi ise buradan sonra başlar. Felix işinden ayrılmadan önce sahnelemeye hazırladığı Fırtına oyununu Fletcher Cezaevi’ndeki Edebiyat Yoluyla Okuryazarlık Kazandırma Programı için hazırlamaya koyulur. Felix başta bu eğitmenlik programına yalnızca evde daha fazla oturmamak için başvursa da daha sonra bu onun için muhteşem bir intikam planına sahne olur. Prospero nasıl intikam almak için cinlere ve perilere başvuruyorsa Felix de hırsızlardan, yankesicilerden, dolandırıcılardan oluşan cezaevi tiyatrosundaki ayaktakımını kullanır. Shakespeare bu oyunu intikam üzerine nasıl kurmuşsa Atwood da intikamdan besleniyor kitabında. Shakespeare’in ele aldığı intikam oyunu bir yandan da büyülü bir dünya sunmakta. Cinlerin ve perilerin yer alması, Prospero’nun onlardan destek alarak intikam planını hazırlaması oyunu aynı zamanda büyülü bir dünyaya açar. Atwood’un büyülü dünyasında ise Felix’in ölü kızı Miranda’nın varlığını hissetmesi, sanki onunla aynı evde yaşıyormuşçasına gündüz düşleri görmesiyle sınırlı kalır.

Devamını gör
Kördüğüm- Ayşe Kulin
  • 27.11.2017 11:59:48
  • 0 Yorum
  • 361

Türk edebiyatının en değerli yazarlarından bir tanesi olan Ayşe Kulin Kördüğüm romanı ile okurlarına yine çok ses getirecek bir hikaye sunuyor.

Kitabın ana karakteri Gizem üzerinden genç bir kadının hayata tutunma abasını konu alan kitap, Ayşe Kulin’in daha önceki romanı olan Kanadı Kırık Kuşlar gibi kadın üzerine yazılmış bir eser. Arka kapak bilgisini aşağıda bula bilirsiniz.

“Hayatım, beni cehenneme savuran bir rüzgârla altüst olmuştu, böyle olmasında ne suçum ne de katkım vardı. Etrafımda neler dönüyor, bilmiyordum.
Fakat tuhaf bir şekilde içinde bocaladığım çaresizlik duygusu giderek mücadele ruhuyla yer değiştiriyordu…”
 
Esrarengiz bir kaza sonucu bellek kaybı yaşayan, bu nedenle “Gizem” adıyla anılan genç kadının tek bir isteği vardır: kendi gerçeğine ulaşmak…
 
Bir süre hastanede kaldıktan sonra özel bir kliniğe yatırılan Gizem, bu kapalı ortamda, hayal bile edemeyeceği travmalar yaşamış genç bir kadınla ve onunla özel olarak ilgilenen Doktor Orhan’la ilişki kurar. Zamanla kendinde unutuşun o sımsıkı kilitli kapısını aralayacak gücü bulan Gizem, hatırladıklarıyla kumpaslar, entrikalar ve rastlantılarla örülü, Türkiye’de yaşanan bu karmaşık günleri de içine alan esaslı bir kasırgaya kapılmış gitmekte olduğunu görecektir.
 
Kördüğüm, hayatının hassas bir evresinde, günümüzün  acımasız çarkları arasına sıkışmış genç bir kadının yaşadıklarını çarpıcı bir “geri dönüş” hikayesiyle anlatıyor. 
Ayşe Kulin çok sevilen Kanadı Kırık Kuşlar’da olduğu gibi, ülkesinin çalkantıları ile sarsılan ama tutkularına da sorumluluklarına da sahip çıkan genç bir kadının ayakta kalma mücadelesini gözler önüne seriyor.

kaynak: kitapyurdu

Devamını gör
Galatasaray’ın efsaneleri bu kitapta toplandı
  • 25.11.2017 09:58:00
  • 0 Yorum
  • 157

Yaklaşık 25 yıl boyunca kültür-sanat ve bilim dünyasına dair belgesellerini izlediğimiz Nebil Özgentürk, Galatasaray’ın mazisini içeren bir kitap çalışmasıyla karşımızda. Hayatında spor yapmamış olsa da ‘en Galatasaraylı Tevfik Fikret’i, Fenerbahçeli Halit Kıvanç’ın anlatımıyla Cim Bom’u ve daha pek çok hatıraları ‘Galatasaray Tarihi ve Efsaneleri’nde okuyacaksınız. Ata’nın yüzü yere gelsin istemem!

1959’un Haziran’ı... İki ezeli ve ebedi rakip Galatasaray ve Fenerbahçe karşı karşıya... Şampiyonluk maçı olduğu için gerilim son safhada... Maçın ilerleyen dakikalarında Fenerbahçeli Avni, Galatasaray’ın yıldız oyuncusu Metin Oktay’a faul yapar. Sakinliğiyle bilinen Metin, hiç beklenmedik anda yumruğu yapıştırır. Tribünler karışır; o güne kadar takımlar üstü bir hayranlıkla kucaklanan, herkesin sevgilisi Metin’e küfür yağmaktadır. Metin, onca hakaretin altında ezilir, gözyaşlarını tutamaz, Fenerbahçe tribününe yaklaşır, eğilerek selam verir. Bir ara kendisine gelen topu değerlendirir, çalımını atar ve topu sertçe ağlara gönderir. Metin’in içindeki kırgınlıkla attığı gol tarihe geçecektir, çünkü top, ağları delmiştir.

İlginç, ilginç olduğu kadar duygusal ve şaşırtıcı özellikleri vardı Metin Oktay’ın. Mesela her maçın başında kale seçimi için yapılan kura atışlarında, yani “Yazı mı tura mı?” diye sorulduğunda Metin Oktay hep turayı seçerdi. Nedeni sorulduğundaysa aynen şu yanıtı verirdi: “Ata’nın yüzü yere gelsin istemem!”

kaynak:hürriyet

Devamını gör
Süperben Hayata Karşı!
  • 24.11.2017 12:47:29
  • 0 Yorum
  • 163

Yazar, çevirmen, editör. Polisiye serisiyle Türkçe polisiyede ayrıcalıklı bir yere sahip, “sıradanın polisiyesi”ni yazıyor, Vedat ve Tefo karakterleriyle kendi dilinde evrensel bir gizem dünyası yaratmaya çalışıyor. Son romanı Süperben ise okurlarına sürpriz niteliğinde, farklı bir teknikle kaleme alınmış bir roman. Algan Sezgintüredi ile Türkiye’deki polisiye dünyasını, romanlarını, Süperben’i konuştuk. 

Süperben Hayata Karşı!

Kara Hafta Polisiye Festivali'yle başlayalım. Nasıl geçti? 

Genel anlamda öncekiler kadar iyi geçtiğini söyleyebilirim. Panellere gelen okur sayısında her sene artış gözlemliyorum. Dolayısıyla etkinliğin, en azından polisiye edebiyatın ve özellikle bizim yazarlarımızın tanınırlığını artırma açısından amacına ulaştığını söyleyebilirim. Kendi adıma hem zevkli hem de biraz yorucuydu: bu sene art arda iki panelde moderatörlük yaptım. Önce Türkiye Polisiye Yazarları Birliği üyelerinden Sibel Köklü, Hesna Onbaşı, Ercan Akbay ve Cenk Çalışır’ın casusluk ve “casusiye”yi konuştukları paneli, gene birliğimizin üyesi Elçin Poyrazlar’la birlikte sunduk. Ardından dünyaca ünlü yazarlar Anthony Horowitz ve Charlie Higson ile Times editörlerinden Karen Robinson’ın katıldığı “Sinemada James Bond” panelinde, ricası üzerine sevgili Sevin Okyay’la birlikte moderatörlük yaptım.


İstanbul Kara Hafta Festivali'nden

Beş kitaplık polisiye seriniz polisiyeseverlerin kült kitaplarından. Özellikle Vedat ile Tefo'nun ilişkileri, arkadaşlıkları, kimi zaman kapışmaları hoş bir tat bırakıyor okuyucuda. Karakterler nasıl doğdu?

Aslında ilkin Vedat vardı. Vedat’ı biraz kendimden biraz birkaç tanıdığımdan karıştırarak ortaya çıkardım. Amacım zekâsından yakışıklılığına, her açıdan “vasatın bir gıdım üzerinde” bir kahraman yaratmaktı. Ancak yazdıkça, özellikle Vedat’ın ağzından yazdıkça, iç monologların karakteri ve anlatıyı hiç istemediğim bir yöne götürdüğünü gördüm. Tefo öyle, “diyalog ihtiyacı” yüzünden doğdu. Tefo’yu Vedat’ın aksine, doğrudan en yakın arkadaşlarımdan birini model alarak yarattım. Şeklen epey değiştirdim gerçi. Nihayetinde, yazının kendisi, başta amaçlamadığım halde beni bir Holmes-Watson çeşitlemesine sürükledi. Hatta sonradan, Holmes-Watson’la başlayıp hemen her alana yayılan ikili kahraman olgusunu “yalnız kurt” tiplemesine tercih ettiğim için neden en baştan böyle yapmadım diyerek kızdım bile kendime.

“Polisiye kadar hatta belki bir “tık” fazla bilimkurgu sevdalısıyım.”

Süperben Vonnegut'a selam çakan yeni romanınız, önceki kitaplarınızdan farklı bir roman. Süperben'in hikâyesi nedir, fikir nasıl doğdu, yazım süreci nasıldı?

Polisiye kadar hatta belki bir “tık” fazla bilimkurgu sevdalısıyım. Okumaya dört yaşında, çizgi romanlarla başladım ve televizyonun yaygınlaştığı dönemde, 1973 veya 74 galiba, meşhur Uzay Yolu dizisiyle bilimkurguya âşık oldum. Süper kahramanlarla 70’lerin, müthiş Kurt Vonnegut’la (o zamanlar Jr vardı adının sonunda) 80’lerin sonlarında tanıştım. Süperben’in altında bunların hepsi var. Üstündeyse hemen herkesin en az bir kere aklına geldiğinden emin olduğum “gücüm olsa şunu bunu yapabilsem” arzusu ve ele üstün hatta süper güç geçtiğinde yapılabilecekler ve hissedilebilecekler üzerine ufak bir düşünme denemesi yatıyor. Arasıysa elbette macera. Özü, fikir hep vardı. Vakti buymuş demek. Yazım süreçlerim hep zorludur benim çünkü çevirmenlik ve editörlük gibi ciddi vakit alan iki işle geçiniyorum. O yüzden şimdiye dek romanlarımı hep kafamda evirip çevirdim ve ilk boş fırsatımda yazdım hep. Süperben de öyle oldu ama ilave bir zorluğu daha vardı: kitabın içinde de geçtiği üzere Süperben, Vonnegut’a bir saygı duruşu. Dolayısıyla getirdiği sorumluluk diğerlerinden çok daha farklıydı.

Her şey 31 Mart 2015'te oldu ve bitti diyorsunuz. Tüm Türkiye'de hâlâ nedenini bilmediğimiz elektrik kesintilerinin olduğu gün. Siz o gün neredeydiniz, Cengiz gibi bir sakin kasabada mı?

Oradaydım. Romanın içinde bolca benden ve hayatımdan parça var. Hangileri, söylemeyeyim ama beni tanıyanların bazılarını kolayca göreceğini biliyor, gülümseyeceğini umuyorum. Bu açıdan Borges’in meşhur “öncelikle dostlarım hoşça vakit geçirsin diye yazıyorum” beyanını pek sevdiğimi söylemeliyim.

“Vonnegut açısı dâhil hemen her bakımdan Süperben için bilimkurgu soslu, maceralı bir felsefe denemesi bile denebilir.”

Her ne kadar 220 sayfalık bir roman da olsa, sicim teorisine, paralel evrenlere, yapay zekâya değinilen bir roman Süperben. Bilimsel altyapıyı kurmak sizi zorladı mı?

Zorlamadı. Zorlamadı çünkü esasen kitapta bahsi geçen bu ve diğer olgular, fikirler, hepsi bilimkurgu sevenlerin, dolayısıyla bendenizin "aşina" olduğu şeyler. Bir nevi “kulaktan dolma” bilgiler ki kitabın kahramanı Cengiz de bu durumu açıkça söylüyor. Beni esas zorlayan, muhatabı bulunduğunda sorulacak, sorulması gereken sorular kısmıydı. O kadar çok ki… Bu bakımdan, daha doğrusu, Vonnegut açısı dâhil hemen her bakımdan Süperben için bilimkurgu soslu, maceralı bir felsefe denemesi bile denebilir.

Arka kapakta Sezgin Kaymaz ve Özgür Mumcu'nun romanla alakalı görüşleri var. Türkiye edebiyatında kendinizi yakın gördüğünüz isimler kimlerdir, eğer bir çete diyorsak, siz hangi çetenin üyesisiniz? 

Maalesef göçük üstatlardan Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, Afif Yesari, Orhan Veli Kanık, Edip Cansever ve Oğuz Atay. Çok şükür yaşayan üstatlar konusundaysa kendimi çok şanslı görüyorum: hem okuru hem hayranı olduğum yazarlarla bir arada, April çatısı altındayım. “Çete” kısmına bir şey demem zor ama illa diyeceksem iki çetede birden varım: ilki, yukarıda saydıklarımın bir araya gelebileceği şey neyse o; ikincisiyse geniş anlamda polisiyeciler çetesi olabilir.

Sırada ne var, Vedat ile Tefo'nun öyküleri devam edecek mi?

Edecek. Vedat & Tefo’yu seviyorum. Ama polisiye yazmak kolay iş değildir. Ne kadar daha yazabilirim, çıtayı yükseltebilir miyim, bilmiyorum. Ama istiyorum. Başka polisiye kitaplar da var aklımda. Süperben gibileri de. Şimdilik inşallah yazabilirim demek durumundayım.

Devamını gör
Uydurmanın İncelikleri
  • 6.11.2017 10:21:40
  • 0 Yorum
  • 237

Doğu Yücel, Fuat Sevimay, Hakan Günday, Mario Levi ve Mine Söğüt gibi önemli yazarlarımızın Hakan Bıçakcı’nın önderliğinde hazırladığı “Uydurmanın İncelikleri” yazar olmak isteyenler için harika bir kaynak oluşturuyor.

Kimi zaman aklımıza gelen çok güzel bir konuyu, kimi zamansa direk yaşadıklarımızı yazmak isteriz. Fakat ne zaman kalemi elimize alsak hemen sorular yahut sorunlar karşımızda yıkılmaz engeller misali belirir. Bununla da kalmayıp biz ilerledikçe engellerde artmaya devam eder. Yazmaya nereden başlayacağım? Karakterleri nasıl tanıtacağım? Bilinç akışı nasıl bir yöntem? Planlı nasıl çalışacağım? Araştırma nasıl yapacağım? Vesaire…

İşte bu ilk cümleden kitabın yayınlanışına kadar giden çetrefilli yolda engelleri deneme yanılma yöntemiyle zor yoldan veya bir rehber eşliğinde daha kolay yoldan aşılabileceğini söylersek yanılmayız. Yazar Hakan Bıçakcı ise bu mevzuya daha geniş bir perspektiften bakıp hazırladığı “Uydurmanın İncelikleri: Kurmaca Üzerine Kişisel Yaklaşımlar” isimli eseri Hep Kitap aracılığıyla bizlerle buluşturdu. Geniş perspektiften dememin nedeni ise edebiyatımızın Doğu Yücel, Fuat Sevimay, Hakan Günday, Mario Levi ve Mine Söğüt gibi birbirinden değerli yazarlarına kendi yol haritalarını tanımlamaları için sorular sorması ve aldığı cevaplarla da yazmayı hayatının merkezine koymak isteyenlere rehber oluşturmayı hedeflemesindendir.
 

kaynak: kayıprıhtım

Numara Sorrgulama

Devamını gör
Büyülü Beyoğlu
  • 6.11.2017 10:20:21
  • 0 Yorum
  • 144

Uzun bir aradan sonra, nazlı eray kaleme aldığı Büyülü Beyoğlu romanı ile okuyucusunu yeniden selamlayarak edebiyat dünyasına dönüş yapıyor.

Yazmaya ortaokuldayken başlayıp, o zamandan beri sayısız kitaba ve öyküye imza atan Nazlı Eray‘ın uzun bir aradan sonra kaleme aldığı yeni romanı Büyülü Beyoğlu, Everest Yayınları aracılığıyla raflardaki yerini alıyor. Gerçeküstücülük ve büyülü gerçeklik alanlarındaki ilk yazarlarımızdan olan Eray, Aşkı Giyinen Adam romanıyla 2002’de Yunus Nadi Ödülü‘ne, Yoldan Geçen Öyküler ile de 1988 yılında Haldun Taner Ödülü‘ne layık görülmüştü.

Akıcı üslubuyla okuyucularına Beyoğlu’nu karış karış gezdirecek olan yazar, birden çok dile çevrilen öyküleriyle yazarlık kariyerinde yeni başarılara imza atmaya da devam ediyor. Gelin, bir de Büyülü Beyoğlu adlı kitabının tanıtım bültenine bir göz atalım:

    Nazlı Eray’ın büyülü kaleminden, büyüleyici bir Beyoğlu masalı.

    Yaşlı ve esrarengiz Madam Anastasia rehberliğinde, Eski Beyoğlu’na uzanan gizem dolu bir yolculuk Büyülü Beyoğlu.

    “Bana bir gün o kişileri anlatır mısınız Madam Anastasia?” diye sordum.

    “Anlatırım tabii,” dedi.

    “Kimdi onlar?”

    “Ünlü yazar Ahmet Hamdi Tanpınar’ın orada, sağ tarafta bir odası vardı. Ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun ufak bir atölyesi vardı orada. Sonra ünlü gravürcü Aliye Berger üst katta sol taraftaki dairede otururdu,” dedi. Kimdi bunlar hiç bilmiyordum.

    Ama öğrenecektim.

 Editörlüğünü Didem Unal‘ın üstlendiği, illüstrasyonlarını ise Oğuz Demir‘in resimlediği Büyülü Beyoğlu’nu internet mağazaları ve kitapçılardan rahatlıkla edinebilirsiniz. Keyifli okumalar dileriz.,

kaynak: kayıprihtim

Devamını gör
Kırgınlık üzerine bir söyleşi
  • 31.10.2017 10:30:48
  • 0 Yorum
  • 177

Kırgınlık’ta travmatik karakterlerin, delilerin korkunç sanrılarına tanık oluyoruz. 

Gerçekten öyle mi? Yoksa, okur Nalan Kurunç mu Kırgınlık’ta deliler, sanrılar okuyor? Nitekim Kırgınlık’ın amacı da bu. Ben, Kırgınlık’taki delilerin deli olduğuna emin değilim. Bana göre deli olan, dünya. Dünyada hemen her şeyin işleyişi, oturmuş sistemlerin nerdeyse tamamı delice. İki insanın açık bir kitap önünde, yetkili makamlar karşısında el pençe divan durup evlenmesinden tutun, bir çocuğun okulda sıraya oturtulmasına, bir şey sormak için parmak kaldırmak zorunda olmasına kadar her şey delice. Her şey çok tuhaf biçimlerde düzenlenmiş durumda ve bizim tüm bu çok tuhaf düzeni sessizce kabullenmemiz, içselleştirmemiz ve daha beteri, çocuklarımız başta olmak üzere gücümüz yeten herkesi ona zorlamamız, bence en büyük delilik. İşte benim kırgınlığım buna. Bu kırgınlığım için bana deli diyebilirsiniz. Dünya zaten deli, üstelik tehlikeli, kötü niyetli, düzenbazca deli olduğu için birilerine deli damgası koyuyor. Kırgınlık, çok şekilde okunmaya açık bir roman. Nalan Kurunç Kırgınlık’taki delilerin deli olduğunu iddia ederek ortaya tutarlı bir okuma koyabilir; ben de tam tersini iddia ederek aynı romandan başka bir tutarlı okuma çıkarabilirim. Fakat, delilik, divanelik, meczupluk gibi birbirinden ayrı ama birbirleriyle bağlantılı durumları romanın merkezine aldığı doğru. Bunlara nasıl bakacağı okura kalmış. 

O halde “deli” ifadesini şimdilik bir yana bırakalım ve kırgınlığa bakalım. Romanda kırgınları duyuyoruz, ama hiçbiri direnmekten, itirazdan, reddetmekten vazgeçmiyor. Kırgınlık biraz da bu değil midir?

Evet; kırgınlık, küsmek, darılmak, sırtını dönmek, çekip gitmek demek değildir. Kırgınlık, kırgın olmanıza rağmen yolunuza devam etmeniz demektir. Dünyanın yanlış bir yer olduğunu bilmek, ama yine de yaşamaya devam etmek demektir. Robinson Crusoe gibi değil, bizzat bu dünyanın içinde yaşamaya devam etmek, ona uymamak, yine de onun içinde yaşamak, ona çocuklar doğurmak demektir. Toplumun bir şekilde parçası olarak kalmayı başardığınız halde aynı zamanda kendiniz de olma çabasını içerir. En azından benim romanımda vurguladığım kırgınlık, böyle bir kırgınlık.

Kırgınlık vazgeçmemek duygusunu, direnişi de barındırıyor. Hâlâ bir beklenti içinde olma hali. 

Evet. Nitekim yazmak, o beklentinin bizzat kendisi. Bir şeylerin değişmesini istemenin kendisi. Fakat şunun altını çizmek isterim ki, benim romanımın genelindeki kırgınlık, asla nahif, içe dönük bir kırgınlık değil. Kırgınlık, ismine rağmen, enerjisi yüksek, tansiyonu yüksek, dinamik, canlı, renkli, coşkulu, çoksesli, adeta polifonik, yer yer öfkeli, hesap soran, meydan okuyan bir roman. Hatta benim en eğlenceli romanım. En az nahif romanım. İçinde, başka hiçbir romanımda olmadığı gibi, gerçeküstü ögeler, mavi renkli ejderhalar, yirmi kat ve yirmi renkte giyinen dev kadınlar, soruları cevaplarına uymayan hararetli sohbetler, absürt unsurlar, gelecek dahil farklı zamanlar, olmayan yerler dahil farklı coğrafyalar var. İsminin Kırgınlık olmasının sebebi de bu. Nahif bir roman olsaydı, ismini Kırgınlık koymak istemezdim. Tüm bu cümbüşün, hareketin arkasında, çok altta, gizli kalmış bir kırgınlığa dikkat çekmek için bu en az nahif romanıma Kırgınlık adını verdim. Her romanımda az veya çok var olan kırgınlık, buradaki gizli kırgınlığa da bağlandı. Gizli olmayan bir şeyi öne çıkarmak da manasız bana kalırsa. Benim için önemli olan, hep, alt dinamikler. Nitekim Kırgınlık, yapısı gereği hem benim diğer kitaplarımla hem de kendisinden başka onlarca eserle konuşuyor. Merkezi de bu konuşma durumu zaten. Bunu gizliden değil, açıktan ve hatta bağırarak yapıyor.

Roman yazmak isteyen anlatıcının ağzından kuvvetli bir toplumsal eleştiri ve yakın tarih okuyoruz. 

Bence o toplumsal eleştiri ve yakın tarih okuması, her zaman her karakterimde, anlattığım her durumda var. Misafirler gelince masanın altına saklanan kız çocuğu da, duvardaki sarı lekeyi gece gündüz seyreden Michele de aynı toplumsal eleştirinin ve yakın tarih okumasının bir parçası bence. Amacım, bu keşmekeş içinde o birlikteliğin görülmesi. Romanı roman yapan da biraz bu. Diğer yandan, roman yazmak isteyen anlatıcının romanlar yazmış romancıyla konuştuğu bölümün, o sırada roman yazmakta olan romancının ağzından yazıldığını unutmayalım. 

Devamını gör
İyilik Güzellik - Ece Temelkuran
  • 26.10.2017 10:13:41
  • 0 Yorum
  • 462

Ece Temelkuran’la yeni kitabı İyilik Güzellik’ten hareketle, dünyanın zihinlerimizde çın çın öten uğultusunu, soluğumuzu kesen gürültüsünü, o hengâme içinde seslerine kulak vermeyi nicedir ihmal ettiğimiz iki eski dostu, iyiliği ve güzelliği konuştuk.

Kitabın adından başlayalım isterim. Gerçi içeride tatlı tatlı anlatmışsın ama ben yine de sorayım: ilenmelerin, temennilerin, keşke’lerin yakınmaların havalarda uçuştuğu bu gürültünün içinde, nereden geldi de omzumuza kondu bu iyilik güzellik?

İyilik Güzellik... Sesi, uçup gelip insanın omzuna konacak kadar hafif, tatlı geliyor kulağa. Keşke. Öyle olamadı. Kötülüğün içinden kazıya kazıya çıkartmak zorunda kaldım bu ismi. “Niye böyle olduk?” ve “Buradan nasıl çıkacağız?” meselesi üzerine fikir üretme teşebbüsleri bu kitap. Televizyon ekranından “Siz ne zaman bu kadar zalim oldunuz?” diye çıkışmakla olmuyor. (Gülüyor) Sakin düşünmek, kötülüğün kutsandığı bu düzenin içini açıp bakmak gerekiyor. Şimdiki zamanın ruhunu tedavi etmek için de inatla iyilik ve güzellikten söz etmek gerekiyor. Unutturmamak için belki. İnsan, bu kötülük karnavalında unutabiliyor çünkü. İyi ve güzel olma, iyiyi ve güzeli hayal edip yaratma imkanlarına sahip olduğu insanın aklından çıkabiliyor.  

“Değerler Harabesinde...”

Kitapta en çok kullandığın sözcüklerden biri gürültü. Birbirimizle aramıza giren, hakikatle aramıza giren, kendimizle aramıza giren o feci gürültü. Sence ne var bu gürültünün terkibinde?

Kitaptaki birçok mesele sadece Türkiye ile değil, dünyanın geri kalanıyla da ilgili. Dünya her zamankinden daha gürültülü. “Zeki Müren’in de bizi görebildiği” bu yeni dünyada hakikat maalesef sonsuz kere çoğalıyor ve yalanlar bile “Bu da benim inancım, saygı duymak zorundasın” diye önümüze sunuluyor. Bu yeni global söz yığını içinden anlamlı ve hakiki cümleleri çekip çıkarmak o kadar da kolay değil. Öte yandan bizimki gibi ülkelerde hakikat ablukaya alınmış durumda ve sesi duyulmaması için iktidar tarafından durmadan yeni sahte hakikatler üretilmek zorunda. Bu bir yanıltmaca bombardımanı ve uzun bir süredir bu bombardıman altındayız. Değerler sistemimiz uzun süredir bu gürültü tarafından harap ediliyor. Bir değerler harabesinde “Kimdik biz?” sorusunun cevabını arıyoruz, ya da “Biz hep böyle miydik?” sorusunun gerçek karşılığını. Artık hiçbir söz başka bütün sözleri susturup kendine baktıracak kadar güçlü çıkamıyor, çıkamaz da. Ve maalesef bu “çok sesli koro” gibi düzenli bir sesler birliği değil. Kimsenin kimseyi dinlemek istemediği ama herkesin konuşmak istediği bir gürültü.  

Sen mesela “Okumak gürültünün içindeki sesleri ayırt edebilmemize yarar” diyorsun kitapta. Böyle zamanlarda okumak gürültüden kaçmanın mı, yoksa gürültüyü parçalarına ayırıp anlaman mı yolu?

Gürültünün içindeki anlamlı sesi duymanın yolu. Kaçmak gibi düşünüldüğü oluyor ve zaman zaman kaçmaya da hakkımız var doğrusu. Ama okumak, doğru şeyler okumak insanda kaçmaktan ziyade hayatla başa çıkabilme duygusunu üretir. Bu, iyi bir şiirin aklınızda güzel bir kapı açması olur, kalbinizde daha önce orada olduğunu bilmediğiniz bir kası çalıştırmaya başlaması olur ya da sizden önce benzer gürültülerden geçenlerin bununla nasıl başa çıktığını okursunuz. Ama zenginleşip donanırsınız okuduğunuzda. Okuyup da kitaptan başınızı kaldırıp gürültüye yeniden baktığınızda artık orada başka bir şey görürsünüz, daha anlamlı bir şey. 

Devamını gör
Mavi Gözlü Dev
  • 25.10.2017 10:55:23
  • 0 Yorum
  • 157

Zekeriya Sertel’in Nâzım Hikmet ile olan anılarını kaleme aldığı Mavi Gözlü Dev, Yapı Kredi ve Can Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Nâzım Hikmet ile şairin Moskova’da geçen üniversite yıllarından sonra Türkiye’de yaptığı ilk işi olan Resimli Ay dergisinde tanışan Sertel, Nâzım ülkeyi terk ettiği âna kadar onun yayında olup hayatına tanıklık ediyor.

"Memleketi terk edeceğinden bir gün önce Kadıköy’de Mühürdar Gazinosu’nda görüştük. Karısı ve çocuğuyla son defa olarak buraya gelmişti. Orada beraber son bir resim çektirdik. Kendisine hayırlı ve başarılı yolculuk diledik ve ayrıldık." (Kitaptan)

Mavi Gözlü Dev

Zekeriya Sertel

Yapı Kredi ve Can Yayınları

Devamını gör